İdea Yayınevi / Okumalar / Tinin Görüngübilimi / Mantık Bilimi
site haritası  
 

DİYALEKTİK YÖNTEM?
Aziz Yardımlı

Bu yazı 2007 İstanbul I. Uluslararası Hegel Kongresinde (Ekim, CKM) sunulan konuşmanın genişletilmiş biçimidir.

Diyalektik Yöntem?
AZİZ YARDIMLI

 

“Kim bir sezginin ya da algının doğruluğuna ya da tasarımın nesnesi ile bağdaşmasına gerçeklik derse, bundan böyle en azından Felsefenin nesnesi ve ereği olan şey için bir anlatımdan yoksun kalır” :: “wer die Richtigkeit einer Anschauung oder Wahrnehmung, die Übereinstimmung der Vorstellung mit dem Gegenstand Wahrheit nennte, hat wenigstens keinen Ausdruck mehr für dasjenige, was Gegenstand und Zweck der Philosophie ist.”
(Hegel, Mantık Bilimi (B), ‘Olumsuz Yargı’)

Hegel’in felsefi dizgesi yayımından bu yana geçen son iki yüz yıl boyunca hiçbir biçimde daha öte geliştirilememiş, ne de kendinde olduğu gibi anlaşılabilmiştir. Bu başarısızlığın sorumluluğunu bütünüyle Hegel’e yüklemek güçtür. Tersine, yazıları hemen hemen bir kural olarak yalnızca yorumlanmış ve bu yolla — eğer bir ‘Dizge’nin ne demek olduğu dikkate alınırsa — yalnızca bozulmuştur. Gerçekte bu bildirim ilk nokdata bir ölçüde yanlıştır, çünkü Hegel’in kendisi Ansiklopedik Dizgeyi ilk biçiminden sonra sürekli olarak iyileştirmiş ve geliştirmiş, ve iki kez yeni biçimlerde yayımlamıştır.1 Gene de henüz sunuş biçiminde daha öte iyileştirmelere ve ayrıntıda geliştirilmeye gereksinimi vardır ve bunun öngereği Dizgenin yorumu değil, bilgisidir. Yorumu geçersizleştiren şey bilginin olanağıdır.

Bu konuşmada Hegel’in dizgesi içinde kalmaya ve bu felsefenin anlaşılmasında yatan ve sık sık yorumcuyu Hegel’in felsefesi üzerine bütünüyle geçersiz bir anlak kültürü üretmeye götüren güçlükleri tümü de özsel olarak Bilgi ile bir olan Kavram, Yöntem, Tanıtlama ve Dizge bağlamında ele almaya çalışacağım. Diyalektik düşünce bir sanattır — hiç kuşkusuz Felsefenin Sanat ile ‘bir olması’ anlamında değil, ama analitik düşünceyi diyalektik düşünceye yükseltmek için kavramın saltık disiplini demek olan uzun bir alıştırma ve uygulama çabasına dayalı bir yetkinlik olması anlamında. Bu yapılmadığında, diyalektik düşüncenin doğası kavranmadığında, ancak anlaşılmayan birşeyin yorumlanabileceği ve çürütülebileceği denli yorumlanabilir ve çürütülebilir.

Diyalektik üzerine Eleatiklerden Hegel’e dek üretilen çözümlemelerde görüldüğü gibi, Diyalektik düşüncede ve realitede deviminin özsel etmeni olarak, giderek kendisi olarak kabul edilir. Ama salt kendi başına ve bir yöntem olarak kullanıldığında, herşeyden önce onu ilk kez ve eksiksiz bir ustalıkla kullanan Eleatiklerin kendileri durumunda, özellikle Zenon’un paradoksları durumunda görüldüğü gibi, devimin doğrulanmasında değil ama yadsınmasında sonlanır. Ve devimin ve değişimin bütün bir Doğa ve Tin alanlarının özü olması ölçüsünde, herşeyin akışta olduğu, herşeyin sonlu olduğu bu ikili realite üzerine, doğal ve tinsel realiteler üzerine haklı bir kuşkuya götürür. Bütün bir belirli-Varlık alanı üzerine bilgiye değil ama bilgisizliğe, bir tür kuşkuculuk kültürüne götürür. Hegel’in dolaysızca belirttiği gibi, “Diyalektik kıpı Anlak tarafından kendi başına yalıtılmış olarak alındığında ... Kuşkuculuğu oluşturur” (Ans., § 81). Arı Diyalektik — devimin yalnızca etmeni değil ama giderek kendisi olarak kabul edilen Diyalektik —, bütünüyle ironik olarak, devimin, değişimin, dönüşümün kendisinin gerçeklik değil ama bir yanılsama olduğu vargısında sonlanır. Çelişki düşüncenin sonsuzluğu değil, sonluluğudur; ve bu sonluluk onun karşıtıyla buluşması değil, tam tersine ona yabancı kalmasıdır: Çelişkinin bilinci bilgi değil, bilgisizliktir.

Böyle kendi kendisini çürüten anlak-Diyalektiği haklı olarak nesnelliğe ilgisiz ve gerçeklikten yoksun sayılır ve salt görüngüye bağlanır, bilincin öznelliği içine kapatılır. Diyalektik tam olarak aynı yolda Kant için de nesnel olarak var olmayan, yalnızca öznede olan zorunlu bir yanılsama mantığıdır; sözde aşmaması gereken görgül sınırlarını aştığı zaman yalnızca çelişkiler, çatışkılar, bozukvarglıar vb. yaratan usun aldatıcı bir işlevi olarak geçerlidir; kendinde-Şeyi, gerçek ve nesnel Varlığı ilgilendirmez. Diyalektik Kant’ın da yaptığı gibi bir son olarak alındığında, Hegel’in Tinin Görüngübilimi’nin ortadan kaldırdığı Kavram ve Varlık uçurumunu yalnızca doğrular, çünkü eytişimsel düşünce Varlığın karşısına olumsuzunu, Kavramı getirip bırakır, ama onları birleştiremez. Ayrımın ortadan kaldırılması, karşıtların birliğinin üretilmesi düşüncenin yalnızca olumsuzlayıcı işlevinden bütünüyle başka bir işlevdir.   

Diyalektiğin salt olumsuzlama karakteri aynı zamanda onun bir ‘yöntem’ konumuna yükseltilmek için yetersiz olduğunun da anlatımıdır. Yöntem konusu biraz daha karışıktır. Diyalektiğin kendisini Kavramın yalnızca bir momenti olarak anlamadan bütün yöntem düzeyine yükseltmek açıkça yöntemin kendisini bozmaktan başka bir sonuca götüremez. Böyle bir ‘yöntemi’ Hegel’e yükleyenlerin gözden kaçırdıkları bu olgu öncelikle Hegel’in kendisi tarafından yeterinden öte açıklanmıştır. Ama ne yazık ki doğal bilinçte felsefenin ondaki yazgısını belirlemede nesnel tanıtlamadan çok daha güçlü ve çok daha belirleyici öznel etmenler iş başındadır. Gene de bunlar felsefenin değil, doğal bilincin zararınadır. Bütün bu olgu felsefenin doğal bilinç için güçlüğünü felsefenin doğasından çok doğal bilincin kendi zayıflığına yüklememizi aklayabilir.

Hegel’in felsefesinde sık sık görünen güçlükler her noktada aşılamasa da, bu güçlüklerin düşüncenin nesnelliğini izlemeye çabalayan ciddi bir insanın dürüstlüğünden doğdukları ve böylece çözülebilir sorunlarla ilgili oldukları konusunda kuşku duymamıza yol açacak hiçbir neden yoktur. Hegel’in diyalektik düşüncesi sık sık bir sanat yapıtı niteliğini kazanır, ve sanatın estetik duyarlık düzleminde başardığına andırımlı birşeyi onun felsefesi düşünce düzleminde başarır. Hiç kuşkusuz her noktasında pürüzsüz bir akıcılık göstermez, kavramın açınımı tam duruluk ve anlaşılırlık içinde sergilenmez. Ve bu nedenledir ki yazılarını bütün yaşamı boyunca yeniden ele almış, onlara daha anlaşılır ve doyurucu bir biçim kazandırmaya çalışmış, ve bunu kendisi açıkça belirtmiştir.

 

YORUM ÖZNELDİR; FELSEFİ DEĞİL KÜLTÜRELDİR
Fenomenolojiyi fenomenal bilinç ile yorumlamamalıyız — örneğin tam olarak Heidegger’in yaptığını düşündüğü gibi. Bu tür bakış açıları bilgi değil ama yalnızca görüş, yalnızca bir Weltanschauungen kültürü üretirler ve yalnızca kültürel görüşler düzleminde ileri geri devinen engin, ama engin olduğu kadar da sığ bir doğal bilinç alanına seslenirler. Görüngü, Tinin Görüngübilimi’nin bütün bir içeriğinde gösterildiği gibi, gerçek olmayan, var olmayan, yok da olmayan, ama yalnızca oluşta olandır. Geçici, sonlu, görelidir, ve tam bu nedenle bilgi için bir ölçüt olmaktan bütünüyle uzak, kendisi yalnızca bir yorumdur, Saltık Bilgi tarafından yorumlanarak ortadan kaldırılan bir göreliliktir.

Tinin Görüngübiliminin (aslında Hegel’in dizgesinin bütününün) nesnel bir yorumunun olanaksız olduğu söylenir. Bu hiç kuşkusuz doğrudur çünkü ‘nesnel yorum’ anlatımı bir oxy-morondur. Yorum salt yorum olduğu için öznel ya da göreli bir anlamadır, kişisellik, zamansallık, dil, tarih vb. tarafından, genel olarak kültür tarafından koşullandırılır, ve doğal bilincin kendine özgü uğraşıdır. Evrensel değildir. Oysa nesnel bakış açısı ancak evrensel kavramın nesnel açınımı yoluyla olanaklıdır. Popüler görüşe göre böyle bir nesnellik olanaksızdır, ve bu anlayışta felsefe ölmüştür — tıpkı Us gibi, ve Tanrı gibi.

Us yorumdan bağışıktır çünkü bir yorum değildir. Yorum ancak yorumu yorumlayabilir, ve bu düzeye dek yorumlama ancak Logosu, Usu anlamayan, onu salt Söylem, Dil, Metin, İm, giderek Simge vb. olarak yorumlayan bakış açılarına özgüdür. Tüm bu düşünme kiplerinde iş başında olan şey “doğal mantık”tır (“die natürliche Logik”) ki, yaptığı şey açısından “bilinçsiz”dir (“bewußtlos”). Yorum doğruluğu dışlar. Tek bir “doğru yorum olanaksızdır” diyen Jacques Derrida Mantığı yadsımasından doğru bir mantıksal çıkarsama yapıyordu ki, Mantığı yadsıması zemininde yapmaması gerekirdi. Aslında bütününde “doğru yorum” diye birşey yoktur. Gene de böyle bir oxymoronun var olduğunu kabul edecek olursak, o zaman buna yorum değil ama bilgi dememiz gerekir ki, anlamın kaçıcılığını sona erdirir, gerçek olanı anlatır.

Hermeneutiğin Bilim, Bilgi, Kavram, İdea ve en sonunda Us gibi karşıtlarını yenmesi gerekir. Ama bunun için mantıksal gücü yoktur, çünkü mantığı yok sayar. Açıkça değer tanımayan, aslında değeri olumsuzlayan saltık gevşeklik olarak Hermeneutik nihilizmin yalnızca bir başka adıdır. Bir gerçeklik ölçütü tanıyamadığı düzeye dek, Hermeneutik mantık ile değil ama başka şeylerle, etimoloji, metin, simge vb. ile, kısaca özenç ile yapılmalıdır.

 

MODERN VE POSTMODERN
Modern kültür herşeyin akışta olduğu, hiçbirşeyin sağlam ve kalıcı olmadığı, tersine bütünün sürekli olarak yenileşmekte olduğu bir Oluş sürecidir. Buna göre, eğer felsefenin de ‘kültürel’ olduğu kabul edilecek olursa, o zaman modern felsefe de kendini benzer olarak sonu gelmez bir yenileşmeler alanı olarak göstermelidir. Ve gerçekten de öyle gösterir. Modern tinin bilgeliği kuşkuculuktur, çünkü nesnesi bilgiye izin vermeyen salt plastik, akışkan, değişken bir türlülük alanıdır. Kültürel türlülük kendini bir felsefi ilkeler türlülüğü olarak da sergiler. Felsefe tarihinde henüz arke olarak denenmemiş ya da giderek denemeye değer bile görülmemiş kavramların ve belirlenimlerin türlülüğü temelinde yeni dizgeler üretilir, olgu, fenomen, giderek ‘Şeylerin kendileri,’ algı vb.; ya da varoluş, ayrım/türlülük, metin, sözcük vb. üzerine güçlükle felsefi denebilecek kuramsal açılımlar, etimolojik fenomenalizm, dil felsefeciliği felsefenin alanını birbirini dışlayan tikel dizgelerin iç bağdan yoksun görünen bir türlülüğüne çevirir.

Gene de, Felsefe Tarihinin ussal-ereksel karakteri ile karşılaştırıldığında, bu modern girişimler felsefi sürece katkı olmaktan çok Batının genel kültür düzlemine özümsenen tikel bakış açıları olma karakterini gösterirler. Kavramsızdırlar, sık sık sıradan düzyazı düzeyine inerler, ve modern akışkan bilinçteki nihilistik ve pozitivistik eğilimlere anlatım verirler. Modern tindeki öznel, ruhsal, kişisel eğilimlere seslenirler ki, her biri için hazır olan engin bilinç alanları bu felsefelerin popüler varoluşlarını ve önemlerini güvence altına alır.

Hermeneutik anlatımı Batı felsefeciliğinin iki yüzyıllık bu çok yaygın irrasyonalist etkinliğinin genel karakterini anlatmak için daha uygunu olmayan kavram olarak görünür. Hermeneutik doğal bilincin yetenekli olduğu her eğilime anlatım veren bir türlülük içinde bir dünya-görüşleri kültürüne genleşir. Oysa kültür tam olarak Hegel’in Tinin Görüngübilimi’nde çözümlediği ve ortadan kaldırdığı sonlu görüngüsel şekillerden daha ötesini anlatmaz.

Bu modernist çoğulculuk kendini bir sürekliye bağlamadığı, tersine onu vurgulu olarak yadsıdığı düzeye dek, bir türlülüğün gelişim olmayan sergilenişi olarak görünür. Ama bu ereksiz akışkanlık işlerin kalıcı durumu olarak, bir son olarak kabul edildiğinde, ironik olarak kendi karşıtına geçer, devim bir dinginlik olarak, dinamik modernleşme statik postmodernlik olarak görülür. Örneğin Lyotard modernliği ilerleme yolunda sürekli değişim olarak, postmodernliği bu sürecin doruğu olarak, ve sürekli değişimin kendisini bir status quo olarak görür. Postmodernizm modernleşmenin görünüşteki ereksiz değişimini ve türlülüğünü herşeyin sonu olarak alır.

Felsefe Tarihindeki dizgeler türlülüğü bir gelişme sürecinin momentleri olarak anlaşıldığında, önümüzdeki tablo postmodern hermeneutik türlülükten bütünüyle başka birşeydir. Platon-Aristoteles’i önceleyen ön-Sokratiklerin dizgelerine temel olan arkelerin türlülüğü (su, hava, sayı, varlık vb.), giderek Avrupa’da modern dönemin başlangıcında görülen aynı çoğulculuk (monad, töz, Ego, kendinde-Şey) bu felsefelerin henüz deneyimsiz ve ham olmaları olgusuna bağlıdır. Tümünde de eksik olan şey Felsefe Tarihinde iş başında olanın bir ve aynı Logos olduğu olgusunun bir kavrayışıdır. Ve bu kavrayışın yokluğu felsefi Tinin kendisinin sorumluluğudur, bireysel felsefecilerin değil. Ama tikel kavramların gerçekliklerini ancak Bütünde buldukları bilincinin doğuşundan sonra o aynı tarihsel tikelcilikte diretmek mantıksızlıktır ki, bu mantıksızlıkla tutarlı olarak Mantığın (Logos, Us) kendisini yadsımayı önkoşulu olarak alır. Bu nedenledir ki Usun en kararlı yadsınışları postmodern düşüncenin tarihsel öncülleri olarak kabul edilirler. Gene de, Usa karşıçıkışın kendisinin ancak ve ancak Us yoluyla olanaklı olduğu gerçeğinin söz gelimi Derrida’da gördüğümüz türde bir kavrayışı, gerçekliğin olmadığı görüşünün kendisinin bir gerçeklik olarak ileri sürüldüğünün bir bilinci vardır.

* * *

TİNİN GÖRÜNGÜBİLİMİ VE GEREKÇESİ
Bu Kongre Tinin Görüngübilimi üzerinde odaklaştığı için, ilkin bu yapıtın Ansiklopedik Dizge karşısındaki konumunu sorgulamak yerinde olur.

Doğal Bilinç Düzleminde Felsefe Yapılamaz
Hegel’i “Bilim Dizgesinin kendisini yazmadan önce başlangıçta onun “Birinci Bölümü” olarak düşündüğü Tinin Görüngübilimi’ni yazmaya götüren başlıca neden “doğal bilinç” (“das natürliche Bewußtsein”) düzleminde felsefe yapmanın olanaksızlığını ve felsefe için geçerli biricik zeminin olanağını tanıtlamak olarak görünür. Görgül bilinçten kurgul bilince geçiş felsefenin dönüm noktasıdır, çünkü görgül bilincin tasarım alanında zorunlu mantıksal bağlantı değil ama ancak sentetik-semantik çağrışım olanaklıdır. Burada düşüncenin diyalektik devimi değil ama ancak kendi içinde devinmeyen analitik düşüncenin dışsal-olumsal sentetik bağıntıları olanaklıdır (örneğin dekonstrüksiyon durumunda yapıldığı gibi sözcükten sözcüğe semantik sıçramalar).

Kant’ın Aşkınsal Felsefesi ve Tinin Görüngübilimi
Tinin Görüngübilimi’nin yazılması için düşünülebilecek bir ikinci neden yine birinciye bağlıdır. Tinin Görüngübilimi postmodernist doğal bilincin Usu bütünlüğü içinde yadsımasından çok daha önce, Usun bir başka ve daha felsefi görünüşlü bir yadsınmasına karşı yazılmıştır. Tinin Görüngübilimi’nin Kant’ın aşkınsal felsefesinin bir çürütülmesini hedeflediğini doğrulamak için her iki yapıtın temel kavramlarına bakmak yeterlidir. Arı Usun Eleştirisi’nin Kavram ve Varlık arasında varolduğunu yalnızca ileri sürdüğü ayrım Tinin Görüngübilimi tarafından mantıksal bir çıkarsama süreci sonucunda silinir. Bilinç ve Kendinde-şey arasındaki analitik ayrım Varlık ve Kavramın kurgul birliği karşısında geçersiz kılınır, ve kendini tüm olgusallık olarak bilen Kavrama, kurgul Usa ulaşılır. Arı Usun Eleştirisi’nin yadsıdığı Bilim Tinin Görüngübilimi’nin vargısı tarafından doğrulanır, Bilmenin Eleştirisi yerini Bilgiye, Kuşku yerini Gerçekliğe bırakır.

Tinin Görüngübilimi’nin kendini olumsuzlayan ve Saltık Bilgiye doğru ortadan kaldıran bir oluş sürecinin çözümlemesi olması olgusu Arı Usun Eleştirisi’nin olumsuzlanması ile bir başka yandan daha andırımlıdır. Kant’ın felsefesi Usun görüngülerin ötesine geçme ve kendi kaynaklarından bilgi üretme eğilimine karşı kendisi görüngüsel bir önlemdir. Bunun temelinde yatan kaygı diyalektik çatışkılara düşmeye yatkın Usun eğer duyusal-deneyimi aşacak ve kendi kaynakları ile işleyecek olursa yalnızca metafiziksel saçmalıklar üreteceği düşüncesidir. Buna göre yalnızca fenomenler alanında, yalnızca bilincin kendi içerisinde kalmakla yetinmek gerekir. Kant’ın felsefesinin bütününde fenomenolojik olması ya da “yalnızca ... Tinin Görüngübiliminin belirlenimlerini kapsaması”2 bilgi için deneyimi zorunlu koşul olarak getirmesine bağlıdır. Ve deneyim öylesine özseldir, giderek Kant “kavramların çıkarsaması” dediği şeyi bile yalnızca onların deneyim ile ilişkilerinin gösterilebilmesine bağlar.3

Bilim ve Görüngübilim
Tinin Görüngübilimi Bilim değil ama görüngü-bilimdir, Varlığın, var olanın, bilginin gerçek nesnesinin değil, ama Oluşta olanın, Varlığı olduğu gibi Yokluğu da kapsayanın, deneyimsel olanın bilgisidir. Yine Hegel’in kendi sözleriyle, bilgiyi değil, bilginin oluş sürecini” sunar. Aslında, Hegel’in kendisi Tinin Görüngübilimi için başlangıçta “Bilincin Deneyiminin Bilimi” adlandırmasını düşünmüştü. Öte yandan, Tinin Görüngübilimi’niniçeriği daha sonra Tin Felsefesinde kapsanan “Görüngübilim” ile bütününde örtüşmez.

Tinin yalnızca görüngüleri olan şekiller özdeksel ve tinsel olarak ancak bir oluş evreni oluştururlar. Klasik Felsefede bilginin nesneleri olmaya uygun görülmeyen bu sonlu, geçici, yitici bilinç Şekillerinin incelemesinden “nesnel, tanıtlanmış bilim” üretmenin olanağı bunların yalnızca “bizim için” ya da “kendilerinde” kavramsal olmalarına, kavramsal Özün görüngüleri olmalarına, ve Hegel’in onları bu özsel kavramsal yapılarında çözümlemiş olmasına bağlıdır. Tinin deneyimler sürecinin kavramsal altyapısı Tinin Görüngübilimi’nin onu bilinçlerin kendilerine ilişkin görüşlerinden ayıran ussal, böylece bilinebilir yanını oluşturur. Görüngünün bilgisi ve Özün bilgisi iki ayrı yöntem gerektirmez. Herşey bir yana, görüngüsel bilincin öz-bilgisi “onun için”dir ve bu bir görüş, bir doxadır, bilgi değil; bilinecek olan şey görüngünün “kendinde” ne olduğudur. Göreli “onun için” ile karşıtlık içinde, “bizim için” o denli de “kendinde”dir, ve bu ikinci yan Hegel’in Tinin Görüngübilimi’nde ve Mantık Bilimi’nde iki ayrı yöntem ile değil, bir ve aynı yöntem ile çıkarsanır. Aslında Hegel bunu TGb’den sonra yazdığı Mantık Bilimi’nde kendisi de belirtir: “İleri sürüyorum ki, felsefe ancak bu kendi kendini kuran yolda nesnel, tanıtlanmış bilim olmaya yeteneklidir. — Tinin Görüngübilimi’nde Bilinci bu yolda açımlamaya çalıştım.”4

Tinin Görüngübilimi’nde incelenen görüngüsel bilinç biçimleri sonlu, geçici, Hegel’in anlatımıyla “yanlış” (TGb, § 38) bilinç biçimleridir. Tinin Görüngübilimi buna göre içerik olarak yalnızca Bilgiyi kabul eden ve görüngüsel bilincin kendi için ne olduğu ile ilgilenmeyen Ansiklopedi’den ayrılır. Tinin Görüngüleri olarak ardışık bilinç şekillerinin çözümlemesi Bilginin kendisi değil, ama “oluşmakta olan Bilgi” (“das werdende Wissen”) ya da “Bilginin temellendirilmesi”dir (“die Begründung des Wissens”). Böylece oluş sürecindeki bilincin deneyimlerinin çözümlemesinin bilimsel olmasına karşın, fenomenal içerik Bilim Dizgesinin dışına düşer. Hegel’in 1831’de Mantık Bilimi’ne bir dipnotta Tinin Görüngübilimi’nin yeni yayımında “Bilim Dizgesinin Birinci Bölümü” başlığının kaldırılmasını istemesinin nedeni Ansiklopedi’de (§ 25) verilmiştir. Gerçekte “Bilim Dizgesi”nden silinen yan Tinin Görüngübilimi’nin içeriğinin fenomenal yanıdır. Kurgul içerik Ansiklopedik Dizgeye katılmıştır.5

 

GÖRÜNGÜBİLİM VE VARLIKBİLİM
Ontolojinin bir antika olmasının nedeni Varlığı Kavramdan soyutlama içinde almasıdır. Kavramdan ayrı olarak, aslında Kavramsız olarak alınan Varlık bilinç için ona yabancı, aşkın, bilinemez birşey olarak görünür. Bu bölünme ya da ayrılık Tinin Görüngübilim’in incelediği bütün bir fenomenal bilinç sürecine özgüdür ve bu bilinç biçimleri bu karşıtlıktan ötürü sonlu, böylece gerçeklik ile bağları kopuk geçici ve yitici biçimlerdir. Ama Görüngü kendinde kuşkuculuğu aklayacak bir kavram, Özü ile ilişkisiz ve iletişimsiz olan analitik bir anlak tasarımı değildir. Görüngü görüngüsü olduğu şeyden, Özden ayrım içinde hiçbirşeydir, bir düşünce-şeydir.

Kant’ın kuşkucu felsefesini bir ontolojiden koparan ve onu bir tür ‘Görüngübilim’ yapan şey bu felsefede Görüngünün gerçek Varlık ile, kendinde-Şey ya da numenon ile ilişkisizliğidir. Öte yandan Heidegger Görüngüyü değil ama ondan ayrı olduğunu düşündüğü ‘fenomeni’ Varlık olarak, ya da en azından yöntemsel olarak Varlığa girişin yolu olarak alır ve kavramsız bir fenomenolojik ontoloji üretir.

Görüngüsel bilinç Tinin gizil içeriğinin bilgisinin, tüm kavramsal özünün bilgisinin gerisine düşen bilinçtir. Henüz kendini Tin olarak bilen Tin değildir. Homo sapiens entellektüel olarak bir dinamistir; ama dinamis kendinde energeia olduğu için dinamistir, bir ‘Kendinde’dir ki, edimselleşmek, kendi için olmak, kendini kendine nesne yapmak ve nesnesinde yalnızca kendisi ile karşılaşmak onun diyalektiğidir, devimidir. Tin buna göre bir gizilliğin edimselleşmesi olarak erekseldir, bir süreçtir, gelişimdir, ve Tinin Görüngübilimi “sonlu bilinç” düzleminde yer aldığı ölçüde bu gelişim sürecinin bilimidir. Fenomenoloji bir Ontoloji değildir, çünkü daha azı değil ama daha çoğudur. Gerçekte, Ontoloji salt yalınlığından ötürü Fenomenoloji için temeldir. Tinin Görüngübilimi’ni Bilim Dizgesinin ‘Birinci Bölümü’ olarak alınmasına son veren kavrayış hiç kuşkusuz Varlıkbilimin ya da Varlık Öğretisinin Görüngübilimi mantıksal olarak öncelemesinin kavrayışıdır. Görüngü Varlıktan daha yüksek bir kavramdır, ve gerçekte onu ortadan kaldırılmış olarak ya da olumsuz Varlık olarak kendi içinde kapsar.

İlk olarak kısaca Hegel’in Görüngü ve Öz çözümlemesini izlersek (MB), Görüngü Özdür, ya da Görüngüde olan yalnızca ve yalnızca Öz olandır. Görüngünün olmadığı gibi görünen olmasının, ‘gibi görünme’ olmasının, Öz ile eşit olmamasının sorumluluğu doğal bilince düşer, çünkü Görüngü öznenin ona yüklediği tasarımlar tarafından belirlenendir. Bu tasarımlar (bilinç Şekilleri) Tinin bütün içeriğine, Özüne karşılık düşmezler ve her bir Şekil o bütün içeriğin yalnızca bölümsel, sonlu bir anlatımıdır. Ama sonlu idealdir. Eğer soruna Tinin Görüngübilimi’nin bağlamında bakarsak, ilkin bir yanda Görüngü olarak Bilinç ve öte yanda Öz olarak kendinde-şey ya da numenon arasında bir eşitsizlik var gibi görünür, ama yalnızca görünür, ve bu sözde eşitsizliğin kendisi Görüngüdür. Evrensellerde düşünme yetisi olarak Anlak “görüngünün ‘İç’inde ... görüngünün kendisinden başka birşeyi deneyimlemez; gerçekte Anlak salt kendi kendisini deneyimler” (TGb, § 165). Bilincin Öz ile özdeşliğinin kurulması Tinin Görüngübilimi’ninsürecinde ilkin Özbilince ve ardından Us kavramına geçiştir. “Tinin bilinç olarak amacı Görüngüsünü Özü ile özdeş kılmaktır” (Ans., § 333). Bunu yaptığı zaman, Bilinç ve Nesnesi bir olduğu zaman, “tin kendini nesnenin içeriği olarak, ... Us olarak görür” (Ans., § 334).

Tinin Görüngübilimi Tinin Zamanda olmasının, bir gizillik olmasının, edimselleşmek ve gelişmek zorunda olmasının anlatımıdır. Ontoloji ise Bilincin değil, Usun (bölümsel) çözümlemesidir. Bilinç süreçtir. Us dingin. Ve görüngübilimin zemini bilinçtir; felsefenin zemini Us.

Görüngü Varlıktan daha yüksektir, ve salt bu nedenle Varlık değildir. Görüngünün Varlık olmaması Yokluk olması demek değildir. Görüngü oluş içeren belirli-Varlıktır, sonludur, kendini ortadan kaldırır, ve bu yiticilik, geçicilik, değişim, oluş vb. onun Varlıktan daha çoğu, daha ötesi yapan şeydir.

“Görüngü salt Varlıktan daha yüksek bir basamaktır. Görüngü genel olarak Varlığın gerçekliğidir ve ondan daha varsıl bir belirlenimdir, çünkü kendi-içine-yansıma ve başkası-içine-yansıma kıpılarını kendi içinde birleşmiş olarak kapsarken, buna karşı Varlık ya da dolaysızlık henüz tek-yanlı ve bağıntısız olandır ve (görünürde) salt kendi üzerine dayanır”6

Görüngü ile karşıtlık içinde, Varlık saltık olarak soyut, böylece kalıcı ve dingindir; kendi başkasından yalıtılmış olarak, analitik olarak görüldüğünde, değişimi, mantıksal devimi söz konusu değildir. Hegel’in felsefesinde Varlık olarak Varlık en soyut olandır, ve somut olanın gerçeklik olması ölçüsünde, Varlık Gerçeklikten en uzak olandır. Ama gene de Gerçekliktir, üstelik yalnızca uzak bir Gerçeklik, kendinde Gerçeklik olsa da, çünkü vardır. Varlığı ontoloji bağlamında olduğu gibi gerçeklik ve bilgi bağlamında da bu soyutluğu içinde anlamak Hegel’in felsefesini anlamanın zorunlu koşuludur. Doğanın ve Tinin görüngüsel bilgisi için de zorunlu olan şey doğal ve tinsel varoluşun mantıksal zeminidir. Bu Logos olmaksızın Doğa ve Tin birer anlak soyutlaması olarak kalırlar.

Varlık Doğal-Tinsel Değildir
Özdeksele ve Olgusala kitlenen doğal bilinç Metafizikten geri çekilir. Bu mantıksal, düşünceye dayalı bir tutum değil ama bir alışkanlığın, ruhbilimsel bir yeğlemenin bilinçsiz çıkarsamasıdır. Oysa Fiziğin Doğayı, uzaysal-zamansal-özdeksel olanı anlatması ölçüsünde, metafiziksel olan ilk olarak Tinin kendisi, ve ikinci olarak ve sözcüğün asıl anlamında Logostur. Fiziksel-özdeksel olanın bilince egemen olması bu duyusal bilinci pozitivizmin ve materyalizmin sığ alanına kısıtlayan etmendir.

Tinin Görüngübilimi, yukarıda belirtildiği gibi, Kant’ın Metafiziği yok edemeyen ama yalnızca kuşkuda, askıda bırakan Aşkınsal Felsefesine karşı Metafiziğin ussal olarak yeniden kazanılmasıdır. Kant’ın kendinde-Şey soyutlaması kesinlikle fiziksel-duyusal değildir, ve gene de vardır, ve karşı yöndeki tüm önesürümlere karşın, sözcüğün asıl anlamında metafiziksel olandır. Ontoloji Varlığı doğal ve tinsel olmayan Varlık olarak almakla özsel olarak Metafiziğin alanına aittir, onun bir bölümüdür.

Logosa, ya da insan bilincinden bağımsız olan “nesnel düşüncelere” (Ans., § 24) Varlık yüklemek onlara fiziksel ya da tinsel bir olgusallık yüklemek değildir. Herşey bir yana, ‘Varlık’ saltık soyutlama olarak düşünüldüğünde saltık olarak bu fiziksellik ve tinsellik belirlenimlerini üstlenmeyi kabul edemez. Buna karşı, fiziksellik/doğallık ve tinsellik var olmaksızın düşünülemezler. Doğal bilincin düşüncenin varlığını, Düşünce ve Varlığın birliğini düşünürken içine düştüğü şaşkınlığın ve güçlüğün nedeni Varlığı başlıca duyusal-fiziksel olarak düşünme alışkanlığına bağlıdır (bu eğilimde, ‘doğal’ ile karşıtlık içinde giderek ‘tinsel’ bile sık sık Varlık kategorisine değer görülmez). Eğer salt düşünce olarak Varlığa fiziksellik yüklenecek olursa, (ki bunu yalnızca doğal bilinç değil, örneğin Kant gibi bir felsefeci de yapar ve ‘Varlığı’ somut, ele gelir, fiziksel “100 Taler” olarak görür), o zaman metafiziksel Logos fiziğin duyusal sonluluk alanında gerçekten de anlaşılamaz birşeye indirgenir, saçmalaşır, ve ancak bu olanaklı biricik yolla Metafizik ‘çürütülmüş’ olur.

Metafizik terimi ne Aristoteles tarafından kullanılmış, ne de sözcüğün fiziksel-tinsel olmayan sağın anlamında Hegel tarafından kullanılmıştır. Hegel metafiziksel olanla tinsel olanı anlamaz.
Metafizik sözel olarak fizik-ötesi ya da doğa-üstü demektir, ki ‘tinsel’ olan da sözcüğün anlattığı o ‘doğa-üstü’ olma karakterini taşır. Ama Nitelik, Öz, Biçim, Töz, Logos vb. gibi kavramlar arı mantıksal belirlenimler, arı kavramlardır ki, tinselleştirilen Tanrı kavramından da başka bir Varlık karakteri taşırlar. İnsan düşüncesi fiziksel ve tinsel olarak belirli olmayanı, duyusal ve tinsel tüm deneyimden, tüm uzaysallık ve zamansallıktan saltık olarak soyutlanmış olanı, ‘sum’u düşünebilir, ve bu genel olarak Varlıktır.

Kant’ın aşkınsal mantığı nesnel düşünceler ile ilgilenmediği ve Varlığı bilinmeyen kendinde-Şey olarak gördüğü ölçüde Metafiziği ve Ontolojiyi çürütür, ya da daha doğrusu yok sayar. Bütün bir Arı Usun Eleştirisi yalnızca bilincin varoluşunu doğrular, yalnızca tinseldir, Bilince sınırlıdır, bir tür Fenomenolojidir, çünkü hiçbir zaman gerçek Varlık (= nesnel olduğu ileri sürülen kendinde-Şey) ile değil, ama bütününde yalnızca Görüngü ile ilgilenir, bilincin öznelliğini aşamaz. Ama gene de bilinmeyen bir Ontoloji, bilinmeyen bir Metafizik kurguladığı açıktır, çünkü kendinde-Şeyin var olduğundan kuşku duymaz, gerçi onu çıkarsamıyor ve yalnızca ileri sürüyor olsa da.

Yine, Heidegger’in fenomenolojik ontolojisi de ancak Fenomene Varlık/dolaysızlık yükleme ya da etimolojik aygıtlarla Fenomeni Varlığa eşitleme pahasına bir Ontoloji olma hakkını ileri sürer. Pippin’in Hegel’i ‘metafiziksel-olmayan’ yorumu Hegel’in Mantık Bilimi’ni benzer olarak insan düşüncesinden bağımsız olarak varolan bir olgusallıktan, Logos’tan koparma, ve Hegel’in kurgul mantığını Kant’ın realite ile ilgisiz aşkınsal (biçimsel) mantığı yapma eğilimindedir (Hegel’s Idealism: The Satisfactions of Self-Consciousness). Oysa Hegel’in bakış açısından Kant’ın felsefesi, yukarıdaki alıntısında gördüğümüz gibi, Felsefenin değil ama ancak Görüngübilimin önermeleri ile yüklüdür (Ans., § 415), ve Hegel’in kurgul felsefesi ile herhangi bir benzerliği yoktur. Hans Friedrich Fulda ise Kant’ın aşkınsal felsefesini yeni bir ontolojiye doğru bakıyor olarak yorumlar (“Ontologie nach Kant und Hegel”) ki, bu ancak ve ancak bir Kant ontolojisi, Heidegger’in fenomenolojik ontolojisinde yaptığı gibi bir ‘fenomen ontolojisi’ olacaktır. Oysa Fenomen özneldir, bilinçtedir, ve Varlığı ‘Dasein’ın öznelliğine koşullu kılmak gerçekten de Logosu Reden olarak anlamayı gerektirir.

Logos ya da “nesnel düşünceler” salt düşünsel kurgulamalar değildirler. Vardırlar, çünkü düşünce Varlıktır, Parmenides’in anlatımıyla, “düşünülmek ve olmak” birdir. Deneyim doğal ve tinsel olanı kapsar, ve gene de deneyimi deneyim yapan, onun duyusal-tinsel içeriğini biçimlendiren etmen öznenin kategorileridir. Kant bunları salt öznel değerde görürken, Klasik Felsefe için kategoriler nesnel değer ya da varlık taşırlar. Deneyim salt bilinçteki öznel bir kurgu değildir. Kategorilerin nesnelliği olmaksızın yalnızca deneyim değil, ama Doğa ve Tin alanlarının kendileri, bu evrensel deneyimler de bütünlükleri içinde nesnel olarak olanaksız olurlardı. Hegel’in nesnel-düşünceler anlatımı tam olarak Kant’ın yok saydığı ontolojik alanı anlatır.

Kant tam-olmayanı anlamamız için olağanüstü yararlıdır. Hegel de onun yarı-gerçek önermelerinden bu açıdan yararlanır. Kant’ta tam-olmayan şey yalnızca Anlak düzleminde kalması olgusudur. Felsefesi öznel-idealizm, yarı-idealizmdir, sonsuzu tanımaz ve sonluyu öznelleştirir. Kant analitik düşünce düzleminde kalır, diyalektiği bilir, ama kurgul olana tamamlamaz, vb.

Metafizik “nesnel düşünceler” anlamında anlaşıldığında, özsel olarak insan düşüncesinin fiziksel ve tinsel evrenin tüm belirlenimleri ile çakışan doğası ile ilgili bir terimdir. Öznel insan düşüncesi ile bir ve aynı tözü paylaşan o “nesnel düşünce belirlenimleri” evrenin gerçek Tözünü ve Öznesini, özdeğini ve biçimini anlatırlar. Düşünce, Hegel’in en yüksek vurguyla belirtmeye çabaladığı gibi, nesnesinde ona yabancı birşey ile değil, ama yalnızca ve yalnızca kendi özü ve tözü ile karşılaşır. Kant’ın eleştirel kuşkuculuğu özsel olarak bu İdealizmin insan usuna tanıdığı aşkınsal yetiyi ve gücü silmeyi ister, ve böylece insanı bilgisizliği kabul etmeye yöneltir. Bu amaç mantıksal değil ama yalnızca ve yalnızca ruhbilimseldir, çünkü bütün bir girişimin birincil kavramı olan kendinde-Şey bile çıkarsanmaz, yalnızca öznel bir yeğleme üzerine dayanır. Hegel’e göre insan düşüncesi şeylerin özlerini, kendindelerini özümseyebilir, gerçekten var olanı bilebilir, çünkü Kavram ve Varlık birdir, insan düşüncesi gerçek varlığa yabancı değildir. Tinin Görüngübilimi’nin vargısının bu özü anlaşıldığında süreç gerçekten de sonuç karşısında ikincil olarak görünür. Tanıtlama özseldir. Ama herşeye karşın Sonuç uğrunadır.

Bugün felsefede Metafizik ve Ontoloji adlandırmalarını kullanmayışımızın nedeni birincinin onunla denmek istenenden daha çoğunu, doğa-üstünü, tinsel olanı da anlatması, ikincinin ise anlatması gerekenden daha azını, Varlığı Kavramdan soyutlanmış olarak anlatmasıdır.

Heidegger’de Fenomenoloji
Burada bir başka ‘Görüngübilim’ tasarını, Husserl’in başlattığı ve Heidegger’in sürdürdüğü Fenomenolojiyi kısaca Hegel’in çalışması ile karşılaştırabiliriz: Hegel’de “yanlış” olanın, sonlu, geçici bilinç şekilleri dizisinin bir çözümlemesi olan Görüngübilim Heidegger’de bir ‘yöntem,’ “genel olarak ‘bilimsel felsefe’nin yöntemi”7 olur.

Heidegger’i Varlık ve Zaman’dan okursak, “‘Fenomenoloji’ anlatımı birincil olarak bir yöntem kavramını imler.”8 Araştırmanın “nesnelerinin ‘Ne’sini değil, ama araştırmanın kendisinin ‘Nasıl’ını” ilgilendirir(§ 7, s. [27]).9 Bunun nedeni açıktır, çünkü Heidegger için ‘fenomeno-loji’ anlatımındaki ‘logos’ bilim değil ama ‘Reden/söylem’dir, ve ‘söylem’ ise “görünmeye bırakma”dır (aynı yer). Böylece fenomenoloji “kendini göstereni kendini göstermeye bırakma” demektir. O zaman “Şeylerin kendilerine!” düzgüsünden başka bir anlama gelmez. Dolaysızlığın bu bağlamda duyusal dolaysızlık demek olduğu açık olmalıdır. O zaman kavramsal bağıntıların zorunlu mantıksal karakterinden vazgeçilir ve etimolojiye, sözcüklerin kavramsal olmayan bağıntılarına, en sonunda bir yöntemsizlik adını hak eden dekonstrüksiyona ulaşılır.

Bir bilim olarak görülebileceği düzeye dek Ontoloji en soyut bilimdir, çünkü Varlık olarak Varlığın bilimidir. Fenomenoloji ise, Tin alanının başka tikel bilimleri gibi, Ontolojiyi salt bir moment olarak kapsar. İşlerin bu durumunu görmek Heidegger’in mantığından bütünüyle ayrı bir mantık düzlemini gerektirir. Hegel’in Saltık Bilgi dediği bakış açısından Heidegger’in ve başkalarının yorumlarını gerçek durumları ve değerleri içinde anlamak olanaklıdır. Ama Heidegger’in ve daha başka kültürel düşünürlerin bakış açılarından Kurgul Felsefenin gördüğünü görmek olanaksızdır.

 

BİLİNÇ BİLGİ DEĞİLDİR
Hegel’in dizgesinde Bilinç yalnızca Tinin bir kıpısıdır. Kant Tini görgül ya da fenomenal Bilinç olarak anlar,10 onu Töz ile bir olan Özne olarak, Olgusallık ile bir olan Us olarak göremez. Eğer bilgi Varlığın bilgisi ise, Bilginin çürütülmesi Ontolojinin ve Metafiziğin çürütülmesi anlamına gelir. Ama Kant’ın Öznel İdealizmi öznel bir ontoloji ve öznel bir metafizik ile birlikte gider.

Felsefi bilinçten ayrı olarak, deneyimsel ya da görgül bilinç Tinin görüngüsü dediğimiz şeydir, kendini Özden ayırır ve hemen bir Öte-Yan, bir kendinde-Şey konutlayarak kendini ona karşı sınırlar. Tinin Görüngübilimi henüz bu Öte-Yana ulaşmamış olan bilincin çözümlemesidir. Mantık Bilimi ise Kant için bilinemez Öte-Yanın çözümlemesidir, çünkü Varlık ve Kavramın birliğini öğesi olarak alır, sözde Öte-Yanın da Logos (Aristoteles’in “etkin Us” dediği şey) olduğunu doğrular.

Eğer Bilginin Kavramının Gerçek olanla bir olduğunu, Bilginin gerçek olanın, var olanın Bilgisi olduğunu kabul edersek, bütün bir Tinin Görüngübilimi ‘bilinç Bilgi değildir,’ ya da ‘bilinç bilmez’ gibi bir paradoks üzerine kuruludur, çünkü bu bilinç şekilleri dizisinin nesnesi var olan değil, oluşta olandır. Aslında, yine aynı önkabule göre, doğal bilinç bütününde bilgi ile örtüşmeyen salt bir biçimsellik ya da öznelliktir, çünkü dışsal olarak var olduğunu, nesnel ya da kendinde olduğunu sandığı şey tam tersine onun kendisinde, ‘bilinçtedir,’ ‘onun için’ olandır, içsel, biçimsel, öznel, görelidir. Başka bir deyişle, bilinç için ‘kendinde’ olan şey, bizim için ‘bilincin kendisinden’ başka birşey değildir. Fenomenal içeriğe belirlenim veren kavramsal öz yalnızca “bizim için bir bakıma bilincin arkasında ilerleyen” şeydir (“was für uns gleichsam hinter seinem Rücken vorgeht,” TGb, § 87). Örneğin Thales Suyu, Anaxagoras Apeironu, bir başkası Havayı, Ateşi vb. arke olarak konutladığı zaman, bu düşünürler bu öğelerin yalnızca ve yalnızca kendi bilinçlerinde bulunduğunu düşünmüyorlardı. Daha yakın zamanlarda Husserl “Şeylerin kendilerine!” (“Zu der Sachen selbst!”) giderken gerçekte yalnızca kendi bilincine gidiyordu.

Doğal bilinç bildiğinde yalnızca öznel Kendini bilir. Bu Hegel’in daha sonra (Ans. 1830, § 420) “bilincin bilinçsiz idealizmi” (“der bewußstlose Idealismus des Bewußtseins”)11 dediği şeydir.
Her doğal bilinç her zaman bu durumdadır, bilinçsizce bütün bir realiteyi kendi içinden belirler (Marx’ın ‘dışarıdan içeriye yansıma’ kuramının tersine), onu kendi öznelliğinde sürekli olarak yeniden-üretir, ve bu öznelliğin nesnellik olduğu sanısı içinde yaşar (Hegel bu bilince “das materielles Denken” der, TGb, § 5812). Realiteyi düşünmek, onu bilinçte yeniden-kurmak, onu evrensele çevirmek, onu idealleştirmektir. Bilinç bu bilinçsiz idealizmi ile felsefe yapma girişiminde bulunduğu zaman sonuç nesnel varoluşu yitiren ve onu nasıl yitirdiğini anlamayan bilinçli ya da öznel idealizmden başka birşey değildir. Bu felsefecilik — ki genel olarak görgücülük ve ayrıca Kant’ın aşkınsal felsefesi13 bu fenomenalizmdir — deneyimi bilginin biricik kaynağı olarak alır (Ans. 1830, § 40s), ama analitik derin düşüncesi yoluyla onun bütün içeriğinin yalnızca özneye sınırlı olduğunu düşünür ve bilincin dışında ve ona kapalı bir kendinde-Şey varsayımı ile bilinci sonlulaştırır, bilgiyi öznelleştirir.

 

EREKTE NE OLUR?
Tinin Görüngübilimi’nde bilincin bilinçsiz deneyiminin süreci ereksel olarak Us Kavramına ulaşır ve bununla gerçek Bilim Dizgesi için, ve ilk olarak Mantık Bilimi için zemin sağlanmış olur. Kavram ve Varlığın birliği olarak Saltık Bilgi Ustur, ya da Us Kavramın tüm Realite/Olgusallık olarak bilincidir. Buna göre, Ben, evrensel Ben, düşünmenin, kavramsal düşünmenin Kendisi olarak tüm Evrende, tüm doğal ve tinsel Varoluşta gerçekte Kendim ile karşı karşıyayımdır. Bilincin değil ama Usun ya da ussal bilincin bakış açısından, “özbilincin kategorileri o denli de nesneldirler, şeylerin özlerinin kategorileri o denli de onun kendi düşünceleridirler.”14 Us için Yabancı, Öte-Yan, saltık Başkalık gibi birşey a priori söz konusu değildir, çünkü Usun nesnesi, ona karşıt olan şey (Gegenstand) bütünlüğü içinde yalnızca onun en iç Kendisidir. Töz o denli de Öznedir.

Bilginin Olanağı
Ancak Bilinç ve Nesnesi karşıtlar olarak o denli de bir ve aynı iseler Bilgi olanaklıdır. Bilinç Saltık Bilgiyi önceleyen tüm şekillenmelerinde kendini nesnesinden ayrı birşey olarak, nesnesini salt kendi başına ‘kavramsız’ olarak duran başka birşey olarak, kavramsız kendinde-Şey olarak bilir. Kant’ın aşkınsal felsefesinde kendinde-Şey bilincin boş bir soyutlaması olmasına karşın ondan ayrı birşeymiş gibi alınır. Kuşkucu Görgücülük ve bütün bir felsefi olmayan bilinç alanı Bilinç ve Nesnesi arasındaki düalizme takılır, onu yenemez, ve onu doğrular. Buna karşı, TGb’de erişilen ve Gerçeklik ile bir olduğu tanıtlanan Saltık Bilgi noktasında epistemoloji ve ontoloji arasındaki o kuşkucu, aslında umutsuz uçurum birleştirilir: “Varlık kendinde arı Kavram olarak ve arı Kavram gerçek Varlık olarak bilinir”15

Bilinç Saltık Bilgi noktasında henüz tüm realitenin bilgisi olmasa da, henüz Usun tam bilgisi olmasa da, ve Doğa ve Tin alanlarında geriye henüz bilinecek çok şey kalsa da, bu bilgiye ulaşmak, varoluşun tüm bilinmeyenini bilmek kuramsal olarak olanaklıdır. Ama Saltık Bilgi noktasında Hegel’in kaygısı ilkin Doğa ve Tin alanlarının kavramsal ve görgül bilgisi ile ilgili değildir. Bu aşırı ve bu yüzden kolayca yanlış anlaşılan “Saltık Bilgi” anlatımı Hegel’in kendisinin zamanında ve hiç kuşkusuz daha sonra da Almanya’da felsefeyi tutsak alan bir fenomenalizm olarak Aşkınsal Felsefenin koyduğu Bilgi yasağın kaldırılması istemini vurgular. Hegel’in bilginin olanağını tanıtlaması yalnızca kuramsal bir konu değildir. İnsanın değerini ilgilendirir. Kant felsefesinin “sonucuna göre insana yalnızca saman ve küspe salık verilmelidir.”16 Hegel’in Tinin Görüngübilimi’nin sonucuna göre insan tanrısaldır. Saltık Bilgi ideali insana Tin olmanın Değerini yeniden kazandırır. Bilmek ussal bir varlık olarak insan için endişe edilecek birşey değildir, tıpkı Özgürlüğün de korkulacak birşey olmaması gibi.

 

US
Us Kavramı — karşıtlık yüklü ve sonlu Bilinç kavramından ayrı olarak — genel olarak Kavram ve Realitenin birliği olarak anlaşılır. “Us tüm olgusallık olma pekinliğidir.”17 Yine Tinin Görüngübilimi’nde Us kavramı ‘kategori’ terimlerinde değişik yollarda formüle edilir: Kategori “özbilinç ve varlığın yalın birliği”dir,; ya da “kategori özbilinç ve varlığın aynı öz olması demektir.” TGb Bilinci Usun düzlemine çıkarır.

Süreçte Bilincin fenomenolojisi olan şey Erekte Usun ontolojisi olur.

 

YÖNTEM
Yöntemin özsel olarak Kavramın kendisinin devimi ve açınımı olduğu düşünüldüğünde, Yöntemsiz bir felsefeciliğin kişisel özgünlükler üretmekten öte değeri yoktur. Ve hiçbirşey felsefeden özgünlükten daha uzak değildir. Evrensel Logos karşısında özgünlük açıkça gerçeklik yoksunluğu olacaktır. Felsefe Tarihi salt Yöntemin bu bilinçsizliği nedeniyle bir ‘Tarih’tir, bütününde ortadan kalkmış ve gerçek Dizgede ancak bir moment olarak saklanmaya indirgenmiş bir süreçtir. Gerçekte bunu bile ancak ve ancak Kavramın bilinçsiz bir sezgisinin, bir tür kurgul sezginin iş başında olduğu düzeye dek hak eder.

Hegel’in her bir kıpısı kurgul yöntemin yol göstericiliği altında üretilen Ansiklopedi’sinin yapısından kolayca çıkarsanabileceği gibi, yaklaşımı ‘Ya Yöntem kullan, ya da Doxa üret’ anlamına gelir. Bu tutumun bakış açısından anlak felsefeciliği, yöntemsiz felsefecilik en iyisinden bir sohbettir, ve gevşek anlak için felsefe görüşler sunmaktan ve çeşitli felsefi görüşleri birbiri ile karşılaştırmaktan daha ötesi değildir. Yöntem saltık yetkesinin neleri imlediğinin sezgisi bu bilinç için “umutsuzluğun” sezgisine eşittir (TGb, Giriş, § 78). Yönteme hayır! Bu slogan anlağın tüm gevşekliğini bir erdeme yükselten anarşistik son sözüdür.

İki Yöntem?
Hegel Mantık Bilimi’ne 1812 Önsözünde şöyle der:

“Anlak belirler ve belirlenimlere sarılır; Us olumsuz ve eytişimseldir, çünkü anlağın belirlenimlerini hiçliğe çözer; olumludur, çünkü evrenseli üretir ve onda tikeli kavrar. ... İleri sürüyorum ki, felsefe ancak bu kendi kendini kuran yolda nesnel, tanıtlanmış bilim olmaya yeteneklidir. — Tinin Görüngübilimi’nde Bilinci bu yolda açımlamaya çalıştım.”18

Eğer Hegel’in kendisi ne dediğinin bilincindeyse, TGb ve MB için iki ayrı yöntemin kullanılmış olması gibi birşey söz konusu değildir. Gene de bunu yargılayabilmek için herşeyden önce ‘Hegel’in’ Yönteminin, ya da daha doğrusu ‘kişisel olarak’ onun olmayan kurgul yöntemin doğasını kavramış olmak zorunludur.

Tinin Görüngübilimi’nde kurgul yöntemin formülasyonu bulunmaz ve Önsözdeki yöntem açımlamaları duru değildir. Ama 1812 Mantık Bilimi’nde Kurgul Yöntemin tam açımlaması vardır.

Kurgul Yöntemin Hegel’in felsefesinin salt bir aracı değil ama Dizgenin bütün biçimi ya da Bütünün kendisinin Biçimi olmasına karşın, Hegel’de en az anlaşılan, çoğu kez hiç anlaşılmayan, giderek göze bile çarpmayan, ya da bilerek göz ardı edilen yandır. Bu eksiklik yorumların ve kötüye kullanmaların olanağı ve güvencesidir. Ve bu eksiklik Hegel’in felsefesi karşısında çağdaş yetersizliğin nedenidir.

“Bu devimin ya da Bilimin yönteminin ... asıl betimlenişi Mantığa düşer, ya da daha doğrusu Mantığın kendisidir. Çünkü yöntem bütünün arı özselliği içinde ortaya koyulan yapısından başka birşey değildir” (TGb., § 48).

Hegel’in felsefesinde Dizge kendinde Yöntemdir, çünkü Yöntem olmaksızın mantıksal olarak zorunlu yapısından yoksun kalacak, en iyisinden Hegel’in felsefesini önceleyen idealist girişimlerde olduğu gibi yalnızca anlak düzlemine ait başarısız dizge girişimlerinden biri olacaktır. Yöntem bütün bir kurgul Dizgenin arkitektoniğinden ve saltık olarak sorumludur. Ve ancak Yöntem yoluyla Dizge kavramına eşit bir kuramsal yapı üretilebilir.

Saltık İdea, Yöntem, ve Dizge
Varlığın “önceden-belirlenmiş” olması görgül bir belirlenme değil, mantıksal bir belirlenmedir. ‘A priori’ dediğimiz şeyin gerçek imlemini anlamak için görgül düşünce ve kurgul-kuramsal düşünce arasındaki ayrımı, doğal bilincin felsefi bilinçten ayrımını düşünmek yeterli olmalıdır. O zaman “önceden belirlenme”nin ne demek olduğunu da anlayabiliriz.

Yöntem — ya da Kavramın kendisinin kendini dizgeselleştirme yolu — Hegel’in felsefesinin herşeyidir, yalnızca devindirici ruhu ya da biçimi değil ama ayrıca bütün içeriğidir. Dizge biçim olarak görülebilir, ama o denli de içeriktir çünkü biçimin tamamlanmış açınımıdır. Hegel’in Aristoteles’te doğruladığı koşut terimleri kullanırsak, Mantıksal Dizge salt başlangıçtan ereğe doğru açınma gizilliği ya da dinamis olarak değil, ama energeia olarak, her zaman açınmakta olan edimsellik olarak, etkin biçim ya da entelekia olarak görülmelidir. Gizil ve edimsel, dinamis ve energeia yalnızca soyutlamacı analitik düşünce için birbirinden yalıtılmış iki ayrı şeydir. Oysa analiz bile ancak sentezin momenti olarak, analitik olan ancak kendinde sentetik olarak gerçektir ve vardır. “Olmayana,” ya da “ölü olana sarılmak” (“das Tote festzuhalten”) analitik anlağın yeteneğidir.

Hegel Yöntemin kendisinin çözümlemesini Mantık Bilimi’nin her iki biçiminde de “Saltık İdea” altında, dizgenin son bölümünde, böylece bütünün kendisini kucaklayan sonuçta ele alır. Yöntemin “Saltık İdea” başlığı altında açımlanmasının nedeni Saltık İdeanın bütün mantıksal dizgenin etkin Ereği olması, böylece aynı zamanda tüm içeriğin zemini, desteği, tüm eytişimsel devimin ona doğru işlediği devinmeyen devindirici olmasıdır. Tüm önceki içerik ancak ve ancak bu son Ereğin kendisinin üretimi olarak anlaşıldığında, Erek bütün süreci belirleyen ve biçimlendiren asıl dinamik etmen olarak görülebilir. Gerçeklikleri olarak o olmaksızın tüm önceki momentler de düşerler.

Mantık Bilimi’nin Saltık İdea ile sonlandığı düzeye dek, herhangi bir aşamada değil ama ancak ve ancak mantıksal Bütün tamamlandığında, ancak ve ancak Saltık İdeaya ulaşıldığında Dizgeden söz edebiliriz. Saltık ya da mantıksal İdea Dizgenin bütününü anlatır, tüm belirli içeriği kendi içinde kapsar, ve biçim olarak karşıtı olan içeriğinde gerçekte kendisi ile ilişkili olan sonsuz biçimdir. Açıktır ki, ilk kez bu erekte Dizge belirtik olarak ve bütün olarak koyulmuştur. Ve ancak Dizgenin kendisi tamamlandığı zaman yapısını inceleme olanağı doğar. Bu inceleme Dizgeyi biçimlendiren aygıt olarak Kavramın kendi biçimsel devimi ya da Yöntemdir. Kısaca, Yöntemin açımlaması Dizgesel Bütünün tamamlanmış olmasını gerektirir, çünkü Yöntem Bütünün yapısından, biçimselliğinden başka birşey değildir.

“Tıpkı Anlağın genel olarak Ustan ayrı birşey olarak alınması gibi, genellikle eytişimsel Us da olumlu Ustan ayrı birşey olarak alınır. Ama gerçekliği içinde Us Tindir ki, her ikisinden de, anlayan Ustan olduğu gibi uslamlayan Anlaktan da yüksektir. O olumsuz olandır, eytişimsel usun olduğu gibi anlağın da niteliğini oluşturur; yalını olumsuzlar, böylece anlağın belirli ayrımını koyar; onu da benzer olarak çözer, böylece eytişimseldir. Ama bu sonucun hiçliğinde kalmaz, tersine onda o denli de olumludur ve böylece ilkin yalın olmuş olanı yeniden kurmuş, ama kendi içinde somut olan bir evrensel olarak kurmuştur. ... Yalınlığında kendine belirliliğini ve bunda kendi ile eşitliğini veren ve böylelikle Kavramın içkin gelişimi olan bu ansal devim bilmenin Saltık Yöntemi ve aynı zamanda içeriğin kendisinin içkin ruhudur” (Mantık Bilimi (B), Önsöz I).

‘Diyalektik Yöntem’ değil, ama Kurgul Yöntem
Hegel Yöntemden büyük Mantık’ta “saltık yöntem” (“die absolute Methode”) olarak, küçük Mantık’ta “kurgul Yöntem” (“die spekulative Methode”) olarak söz eder ve hiçbir yerde ‘diyalektik Yöntem’ gibi bir adlandırma kullanmaz (tıpkı ‘tez, antitez ve sentez’ adlandırmasını da kullanmaması gibi; aslında bileşenleri ayırılabilir olan ‘sentez’in bileşenleri ayırılamaz olan mantıksal Kavramın birliğini anlatmak için uygunsuz olduğunu belirtir). Konu pekala salt bir adlandırma sorunu olarak görülebilir. Ama ‘diyalektik’ doğal bilinç için biçimsel bir karşıtlığın algısından daha çoğunu anlatmaz ve ‘diyalektik yöntem’ üzerine kurulu çözümlemeler gerçekte yorumlayıcı Anlağın yöntemsiz söylemlerinden öteye geçemezler. ‘Diyalektik Yöntem’ anlatımı yalnızca bir yöntemsizliği, bir düşünme keyfiliğini gizlemeye yarar. Hegel’in Mantık Bilimi’nin her iki biçiminde de “Saltık İdea” başlığı altında ayrıntılı ve sağın olarak ele aldığı yöntem çözümlemesinde, diyalektik kıpı ilk olumsuzlama olarak sözcüğün gerçek anlamında olumlu olana götüren “ortadan kaldırma” kıpısının (“Aufhebung”) gerisine düşer ve Yöntemin “spekülatif/kurgul” ereğe doğru tamamlanışını anlatmak için uygun görünmez. Diyalektik olumsuzun devimidir ve kendi başına yalnızca ayrımı, ilişkiyi, göreliliği, karşıtlığı anlatır. Bundan sonraki mantıksal aşama karşıtlığın ortadan kaldırılmasıdır ve Hegel’in “kurgul” ile anlattığı ve derin-düşünen anlak tarafından — salt analitik anlak olduğu için — hiçbir zaman anlaşılamayacak olan şey budur.

“Kurgul olan gerçek imlemine göre ... Anlağın ötelerine geçemediği o karşıtlıkları ortadan kaldırılmış olarak kendi içinde kapsayan ve tam bu nedenle kendini somut olarak ve bütünlük olarak tanıtlayan birşeydir.”19

Diyalektik kıpı sıradan anlak tarafından öyle bir yolda alınır ki, düşünceyi sonlulaştıran bütünüyle dışsal bir ayrıma indirgenir. Diyalektik analitik olur. Kurgul kıpının anlaşılmaması ya da gözardı edilmesi yöntemsizlikte sonuçlanır ve felsefeyi kültürel bir düşünce oyununa indirir.

Yöntem salt biçimsel değildir, çünkü Biçimin kendisi İçeriktir
Yöntemde içerik ve biçim arasındaki ilişkinin anlaşılmaması aynı zamanda Hegel’i ‘metafizikten’ arındırma ve onu ‘metafiziği’ yok ettiği sanısı içinde olan Kant’a bağlama, giderek ona dayandırma eğilimlerinin neden esinlendiklerini de açıklayabilir. Yöntemin Kavramın kendisinin devimi olduğu düzeye dek, ve Kavramın salt biçimsel olmadığı ama içerik öğesini de içerdiği düzeye dek, Yöntem kendi içinde yalnızca biçimsel ve öznel değil, ama (eğer içeriği böyle adlandırırsak) özdeksel ve nesneldir. Yöntem bu somut, kurgul doğasından ötürü bütün bir olgusallığın kendisinin biçiminden sorumludur, çünkü bütün bir varoluşta Kavrama, dolayısıyla Yönteme yabancı ya da kapalı olabilecek herhangi bir kendinde-Şey alanı gibi birşey yoktur. Tinin Görüngübilimi Kavramın bu birliğini aklamıştır. Hegel’in biraz zorlu pasajına bakarsak,

“Yöntem kendini nesnel olarak olduğu gibi öznel olarak da nesne alan Kavram olarak, böylelikle Kavramın ve Olgusallığının arı bağdaşması olarak, Kavramın kendisi olan Varoluş olarak ortaya çıkmıştır.”20

Hegel Yöntemi Kant’ın aşkınsal mantığı gibi Realiteden ayrı salt bir biçimsellik olarak görmez. Tinin Görüngübilimi’nin vargısı olarak ve Mantık Bilimi’nin varsayımı olarak Kavramın Realite ile birliği kabul edildiğinde, Yöntem de eşit ölçüde içeriğe ilgisiz olamaz. Yöntem, biçimsel etmen olarak, Realitenin kendisinin devimidir. Büyük Mantık’tan ilgili bir aktarma daha yaparsak,

“Yöntem bu nedenle kısıtlama olmaksızın evrensel, içsel ve dışsal kip olarak ve açıkça sonsuz kuvvet olarak anlaşılacaktır ki, kendini Ustan uzak ve ondan bağımsız dışsal birşey olarak sunduğu ölçüde hiçbir nesne ona direnç gösteremez ya da ona karşı tikel bir doğada ve onun tarafından içine işlenmemiş olamaz.”21

Yöntemi içeriğe dışarıdan uygulanan bir aygıt olarak görmemek gerekir.

“Yöntem yalnızca Usun en yüksek kuvveti ya da daha doğrusu biricik ve saltık kuvveti değil, ama ayrıca onun kendi kendisi yoluyla herşeyde kendi kendini bulmak ve bilmek için en yüksek ve biricik itkisidir.”22

Yöntem özne ve nesne arasındaki dışsal bir orta terim, “bilme etkinliğinin aleti ya da aracı”23 değildir. Gerçekte, tümüdür, bir olarak özne, nesne, ve ikisini bağlayan orta terim olarak araçtır:

“... [G]erçek bilmede Yöntem Kavramın kendinde ve kendi için belirlenmişliğidir; ama Kavramın orta terim olmasının nedeni yalnızca o denli de nesnelin imlemini taşımasıdır, ve nesnel buna göre vargıda yalnızca Yöntem yoluyla bir dış belirliliğe erişmez, ama öznel Kavram ile özdeşliği içinde koyulur.”24

Yöntem böylece yalnızca epistemolojik bir sorun olmaktan çıkar, ontoloji ile bağlanır ve analitik ontolojiyi bozar. Mantık Bilimi salt bilgikuramı, ve Yöntem bunun salt aleti değildir. Mantık Bilimi’nin birinci bölümü “Nesnel Mantık” olarak bütün bir eski “varlıkbilim” ile örtüşür.25

Mantık Dizgesinde Kavram biçimsel öznellik olarak nesnel Varlığı ve Özü, bütün bir ontolojik içeriği kendi içinde kapsar, ve böylece salt Ontolojiden daha çoğudur. Ontoloji ens ile sınırlı olduğu düzeye dek hiç kuşkusuz öznel Kavram ile karşıtlık içinde durur, ve birinden ötekine geçiş gibi bir sorun ortaya çıkar (Tanrının Kavramından Varoluşunun çıkarsanması). Ama bu soruna burada ayrıntılı olarak giremeyiz ve yalnızca aşağıda bölümsel olarak değineceğiz.

 

KURGUL YÖNTEM
Kurgul Yöntemin anlaşılması hiç kuşkusuz önceden tanıdık olan birşeyin anlaşılması değildir. Salt Kavram olan üzerinde odaklaşmayı, duyusal-düşünce öğelerinden saltık özgürlüğü gerektirir, ve kendini saltık olarak arı Kavramın dingin düşünülüşüne bırakmayı ister. Biraz yorucu olsa da, bunu kısaca deneyebiliriz.

Analitik Kıpı
“Bir Kavramda Kavramın kendisinden daha öte düşünülecek hiçbirşey yoktur” (Ans., § 3).

Bu saltık soyutlamadır, tam ilişkisizlik ve koşulsuzluktur, ve ilkin her kavram için uyguladığımız analitik yeteneğimizdir. Bu soyutluk nedeniyle Kavram değişmez, devimsiz, zamansız, ve evrenseldir: Değişim ve devim için kendinde Başkası da olması gerekir; ama A = A değişmez, aslında değişemez olanı anlatır; soyutlama Zamansızdır; ve evrensel olması paradigmatik olmaması, tüm çağlar ve kültürler için, herkes için her zaman bir olması da demektir: Saltık soyutlama tüm bireysel bilinçlerde saltık olarak bir ve aynı olandır. Yöntem var-sayımsız olanla, “sayıltısız = dolaysız” olanla, var olanla başlar. “Başlangıcın” koşulsuz istemi budur.

Analitik kıpı kurgul yöntem için saltık olarak gereklidir ve onsuz diyalektiğin kendisi düşünülemez. Felsefe tarihinde ilkin Eleatikler tasarımı (Vorstellung) arı Kavrama yükseltmişler ve böylece onu mantıksal devim için uygun soyutluğu içinde kavramışlardır (Varlık = Varlık). Tasarım ile mantık yapılamaz. Ancak arı Kavram diyalektik devime, karşıtına geçişe yeteneklidir, ve “diyalektik Zenon ile başlar” (Hegel, Felsefe Tarihi, Zenon).

Yöntemin bir çözümleme, Kavramın kıpılarını “nakit değerlerine” ayrıştırma olduğunu kabul edersek, hiç kuşkusuz ilkin bir başlangıç gereklidir. Ve eğer başlangıç dolaysız olacaksa, hiçbir çıkarsamaya gereksinmez; dolaysız olanın Mantığı onun ilişkisiz, saltık ilk olmasını imler. Ve gerçekten de başlangıç dolaysız, başka birşeyden türetilmemiş ya da ilişkisiz olmalıdır. Ama böyle soyut-saltık başlangıcı kabul eden analitik düşünce ya da “A = A” bağıntısı hemen bir sona ulaşır ve hiçbir yolda düşüncenin daha öte mantıksal devimine izin vermez. Ya da, ilerleme ancak dışarıdan yabancı bir terimin getirilmesiyle olanaklı olabilir. Bu, ikincinin daha şimdiden var sayılması, başlangıç kavramının kendisinin bozulması ve bir yana atılmasıdır. Analitik düşünce analizi bile gerçek mantığı içinde başaramaz.

Bir ikincinin dışarıdan getirilmesi başlangıç kavramının kendisinin bozulması olacağı için, açıktır ki mantıksal ilerleme ancak ve ancak ikinci terimin A’dan türetilmesi yoluyla olanaklıdır. Bu ise ancak A’nın kendinde kendi başkası, A-olmayan ya da -A da olması yoluyla olanaklıdır.

Yalın, dolaysız, ikincisiz, ayrımsız olana sarılan analitik düşüncemiz zorunlu olarak hiçbir ilerleme yapamaz. Kendinde-Varlık olarak görülen, Başkası ile tüm ilişkiyi dışlayan analitik yalınlık kıpısı tüm içerikten de soyutlanmıştır. Salt Kendisi olandan hiçbir Başkası çıkarsanamaz. (Burada Kant’ın içeriksiz gördüğü Kavrama niçin duyusal sezgiden bir içerik aradığını ve böylece düşünceyi duyusal olana bağımlı kılmasının nedenini anımsayabiliriz; ya da, niçin anlağın hermeneutiğinin bağıntı nesnel olamadığı zaman zorunlu olarak olumsal yorum düzeyine inmek zorunda olduğunu anlayabiliriz; mantıksal bağıntının yokluğunda ancak ve ancak her dışsal bağıntıyı anlatmaya bütünüyle uygun bir işlem olarak dekonstrüksiyon olanaklıdır, ve bu yalnızca Derrida’nın felsefesinin durumu değil, doğal bilincin mantıksız, sürekli psikolojik çağrışım durumudur.)

Ama analitik düşüncemiz analitiğin kendisinin kendinde sentetik olduğunu görebilir, çünkü analitik zorunlu olarak sentetiği varsayar, onun uğruna vardır, ondan başlar ve onda sonlanır. Ya da, eğer ilk analitik kıpıya bir karşıtlığın yokluğundan ötürü ‘belirlenimsiz’ dersek, belirlenimsizliğin kendisinin belirlenim olduğu ve bir olumsuzlama içerdiği kolayca anlaşılabilir. Bu ayrım kıpısıdır ve eğer Diyalektik sözcüğünün kendi için bir anlamı olacaksa, yalnızca Kavramın bu devimi Diyalektik olarak adlandırılmalıdır.

‘Analitik’ ve ‘sentetik’ anlatımları gerçekte Kurgul Yöntem için uygunsuz anlatımlardır, çünkü sentezin kıpıları sentezin dışında da kendi belirlenimleri içinde varolurken, kurgul birliğin kıpıları belirlenimlerini ancak karşılıklı olarak birbirlerinde bulurlar ve bu birliğin dışında varolmaları söz konusu değildir.

Diyalektik Kıpı Derin-Düşünce Kıpısı ya da Sonluluk Kıpısıdır
Hegel’in Felsefe Tarihi’nde Aristoteles üzerine pasajları (“1. Metafizik”) kavramsal düşüncenin erimini bütün genişliği içinde sergiler. Diyalektiğin buradaki çözümlemesi Aristoteles’in gizillik (dinamis) ve edimsellik (energeia) kavramlarının terimlerinde geliştirilir (energeia aynı zamanda entelekhia olarak da alınır ki, özgür, ereksel etkinliktir; Met., XII). Dinamis kendindedir, soyut olandır, ve böyle olarak kurgul yöntemin anlak kıpısına karşılık düşer ki, belirlenimsiz, biçimsiz, devimsiz bir soyutlamadır, devinmeyen yalın Tözdür. Buna karşı Devim ya da Diyalektik energeiadır ki, Hegel’in Tinin Görüngübilimi’nde Töz ile karşıtlık içinde Özne dediği kıpıya karşılık düşer, Biçimdir, olumsuzluktur.26 Diyalektiği gerçeği içinde kavramak için onu kurgul yöntemin bütünü içinde düşünmek zorunludur.

Diyalektik salt kendi başına alındığı zaman yalnızca var olanın olumsuzlanmasını anlatır, daha ötesini, ayrımın birliğini, gerçekten kurgul olanı değil. Diyalektik kavramı gereği olumsuzdur (bu düzeye dek “olumsuz diyalektik” anlatımı da yalnızca bir pleonazmdır), ve olumsuz olan belirtik olarak ilişkidir, sonludur. Aslında Diyalektiğin vurgulu olarak olumsuz olanı anlatmak için kullanılması onu bir kez de olumlu olanı, kurgul olanı anlatmaya açıkça ve bütünüyle uygunsuz kılar. Diyalektik sonluluk kıpısıdır, somut olana ulaşmayan ilk olumsuzlama devimi olarak “yansıma ya da derin-düşünce kıpısı”dır (“Moment der Reflexion”) (Ans., § 238).

Belirleme ayrım ya da daha tam olarak olumsuzlama kapsar, ve dolaysız görünenin belirlenimsizliği kapsadığı Olumsuzlama yoluyla belirlenime geçer. Tüm belirleme olumsuzlamadır (Spinoza).

Hegel Büyük Mantıkta evrenselden Yargı yoluyla Diyalektiğe geçer: “Başlangıçtaki evrenselin kendini kendi içinden kendi başkası olarak belirlemesini sağlayan ve sentetik olduğu denli de analitik olan bu Yargı kıpısına diyalektik kıpı denecektir.”27 Diyalektik tarihsel olarak ve ilk olarak birşeye karşıt belirlenimlerin ait olduklarını ileri süren bir tür düşünce oyunu ya da yanılsama olarak görülüyor, çünkü çelişkili olan şeyin tam olarak çelişki nedeniyle bir hiçlik olduğu düşünülüyordu (Devim: Bu tikel yerde olma ve olmama; Nokta: Uzaysal olma ve aynı zamanda Uzayın saltık olumsuzlanması olma; Değişim: Birşey ve Başkası olma).

Diyalektik gerçekten de bu özsel olarak sonluluk biçimi altında bir tür ‘yöntem’ olarak görülebilir, ama — Hegel’in kendisinin Mantık Bilimi’nin sonunda Yöntem üzerine pasajlarındaki örneklerinde de görülebileceği gibi —, bu anlayış ya da uygulama başlıca Eleatiklerde, Sofistlerde, ve Kant’ta görülür. Ve tümünde de bir ‘yöntem’ olarak düşünüldüğü düzeye dek sonuçlarında baştan sona yıkıcıdır, olumsuzdur. Eleatikler haklı olarak devimin ve değişimin çelişkili olduklarını çıkarsadılar; ama bu sonluluk noktasında kalarak devimin ve değişimin salt görüngü olduğunu ileri sürdüler (olmadığını ya da Yokluk olduğunu değil — çünkü onlar için yalnızca “Yokluk yoktur” ), — ve bu tam olarak Herakleitos’un da çıkarsadığı vargıydı (akış, oluş, değişim olarak görüngü dünyası; ve değişmez Bir/Logos). Sofistler diyalektiği her durumda iki karşıt arasında amaca uygun olan almaşığı seçmede kullanırken, Sokrates ise diyalektiğini törel belirlenimlere karşı çevirmişti. Kant ise, “Diyalektiğin ve Mantığın yeniden kuruluşuna dürtü”28 vermiş olmasına karşın, onu yalnızca öznel olarak, yalnızca deneyimden bağımsızlık taslayan Usun yanılsamalarının zemini olarak gördü.

Diyalektik hiç kuşkusuz düşüncenin devimi denilen şeydir, ve birşeyin kendinde karşıtı da olduğunun kavrayışı devimin düşünce alanına uygulanabileceği düzeye dek bir ‘devim’dir; ama diyalektik böyle sonlulukta kaldığı düzeye dek tam olarak devimsizlik ve dinginliktir; düşüncenin devimini daha öte ilerleten ve çelişkinin çözümünü üreten mantık kurgul mantıktır. Salt karşıtlığın ya da çelişkinin üretilmesinde durup kalmak birşeydir, düşünceyi daha ileri devindirmek başka birşey. Diyalektik kendi başına yalnızca var olana duyulan kuşkuya, var olanın Varlık değil ama Görüngü olduğu vargısına götürür. “Diyalektik kıpı Anlak tarafından kendi başına yalıtılmış olarak alındığında ... Kuşkuculuğu oluşturur; Kuşkuculuk diyalektik kıpının sonucu olarak yalnızca olumsuzlama kapsar” (Ans., § 81).

Diyalektik kıpı bütün olarak Yöntemdeki ilk olumsuzlamadır, olumlu olarak alınan ilk kıpının olumsuzlaması, onun kendi karşıtında ortadan kalmasıdır. Böylece ikinci kıpı dolaylıdır, ilişkidir, ve bir ayrımdır. Olumsuz kendi ile ilişkidir. Anlak bu çelişkili kıpıları özdeşlik ilkesine göre birbiri dışına bırakır ve ikisini birlik içinde anlamayı başaramaz (A = A). Diyalektik karşıt kıpıları hiç kuşkusuz karşıtlıkları içinde ilişkilendirir (A = -A). Ama düşünce daha ileri devinir ve bu karşıtlığı birleştirir — bir kez daha ortadan kaldırmak üzere.

Diyalektik ya da ilk olumsuzlama sonluluk noktasıdır, “çözülmemiş karşıtlık”tır (Ans., § 27),
“sonsuz ya da kurgul düşünce” (Ans., § 28, Zusatz) değildir.

Kavram Devinir Mi?
Eğer Hegel’in yaptığı gibi ‘devim’ sözcüğünü kullanacaksak, giderek onu ‘diyalektik’ ile anlamdaş olarak kullanacaksak, açıktır ki analitik dinginlik bu olumsuzlama noktasında kırılır ve devim ilkin olumsuzlama ile olanaklı, aslında olumsuzlamanın kendisidir. Gene de “devinmeyen devindirici” anlatımını anımsamamız gerekir. Gerçekte “devim” sözcüğü ilkin fizikseldir, ve Mantık Bilimi ise fiziksel-olmayan, metafiziksel olandır. Ama yine anımsamamız gerek ki, Kavram fiziksel olanın, bütün bir Doğanın da ruhu, biçimi, erkesi, entelekhiasıdır. Kavramın devimi Kavramın ontolojik doğasından ötürü açıktı ki bir ve aynı zamanda doğal ve tinsel olgusallığın kendisinin devimidir.

Kavramın devimini daha sağın olarak anlamak için kavramın ilişkisinin ne olduğunu düşünebiliriz ve onu doğal bilincin tasarımsal düzlemindeki bulanık, belirsiz, bilmecemsi durumundan çıkarmaya çalışabiliriz. Kavramlar arasındaki ilişki hiç kuşkusuz fiziksel uzay-zaman ilişkisi, söz gelimi özdeksel bir değme ya da değmeme ilişkisi, bir uzaktan eylem vb. gibi birşey değildir. Bir kavram bir başkasının yanında, şurasında ya da burasında vb. durmaz. İlişki iki terimi gerektirir, ve düşüncenin uzaysız-zamansız, öncesiz-sonrasız, aşağısız yukarısız kavramsal uzayında iki ve ayrı terimin ilişkisi ancak ve ancak bir ve aynı olmaları, böylece ikisinin de onlardan başka birşey, yeni bir terim olmalarıdır. İlişki Kavramı belirli yapan şeydir, çünkü bir terimi ve o olmayanı, o ilk terimin olumsuzunu gerektirir. Ama Kavram durumunda bu başkası yine onun kendisinden başkası olamaz.

Kavram belirlidir, olumsuzlama yüklüdür, ya da karşıtı ile birlik içindedir. Bu birlik, karşıtların bu özdeşliği usun ilişki biçimidir, mantıksal bağdır (Logos). Logos sözcü etimolojinin kavrama uygun düştüğü ender durumlardan biridir, çünkü kavram ilişkisinin gösterdiği gibi, Mantık dolaysızca Bağıntı demektir, ve Logos’un Yunanca kökensel anlamlarından biri de ‘Bağ’dır.

Diyalektiğin Sonucu: Kurgul Birlik
“Buradaki temel önyargı Eytişimin salt olumsuz bir sonucunun olduğudur” :: “Das Grundvorurteil hierbei ist, daß die Dialektik nur ein negatives Resultat habe” (B-MB, “Saltık Bilgi”).

“[Kurgul düşüncenin doğası] yalnızca karşıt kıpıları birlikleri içinde kavramaktan oluşur” :: “... sie besteht allein in dem Auffassen der entgegengesetzten Momente in ihrer Einheit.” (B-MB, “Olumlu Sonsuz; Not).

Diyalektik kavramın kendi karşıtı ile ilişkisi, karşıtlığı ya da ayrımıdır. Kurgul kıpı bu karşıtlığının yenilmesi ve iki yanın eşitlenmesi olarak diyalektiğin kendisinin olumsuzlanması ya da ortadan kaldırılmasıdır. Bu karşıtlığın ortadan kalkışı “diyalektiğin olumsuz sonucu” değildir; tersine, olumludur. Aslında Kavramın kuruluşu, tamamlanışı ve ilk kez kazanılmasıdır. Diyalektiğin sergilediği iki kıpı henüz Kavramı oluşturmazlar, çünkü her ikisi de karşıtlık ilişkisi içinde soyuttur. Kavram diyalektik olan değil ama kurgul olandır, ve ussal olan diyalektik olan değil ama kurgul olandır.

Diyalektiğin kendisi ilkin olumsuzlama doğasında görünür, ve gerçekten de öyledir, çünkü birinci terim ikincide yitmiş, bir kıpıya indirgenmiştir ve önümüzde yalnızca olumsuz olan vardır. Ya da, ilkin dolaysız olarak alınan dolaylı olarak, evrensel olarak alınan tikel olarak vb. çıkmıştır. Bu ikinci terim birincinin olumsuzudur. Dolaysız terim bu başkasında yitmiştir. Ama bu başkası bir hiçlik değil, dolaysızın olumsuzudur, dolaylıdır, ve birinciden yola çıkmıştır ve onun belirlenimini ortadan kaldırılmış olarak kendi içinde kapsar. Olumlu kendi olumsuzunda saklanır, ama bir kıpı olarak, olumsuz-Varlık olarak. Burada henüz yalnızca Diyalektik, Yargı, Ayrım vb. vardır, ve henüz kurgul Birlik, Tasım yoktur. Bu “eytişimsel kıpının Anlak tarafından kendi başına yalıtılmış olarak alınmasıdır” (Ans., § 81).

Hegel’e bir kez daha yakından bakalım:
“Şimdi ilk terim de ikincide kapsandığı ve ikincisi birincinin gerçekliği olduğu için, bu birlik dolaysızı özne ve dolaylıyı ise onun yüklemi olarak alan bir önerme biçiminde anlatılabilir; örneğin: Sonlu sonsuzdur, Bir çoktur, Tekil evrenseldir. Ama böyle önermelerin ve yargıların yetersiz biçimi kendiliğinden göze çarpar. Yargıyı irdelerken gösterildiği gibi, genel olarak yargı biçimi ve herşeyden önce olumlu yargının dolaysız biçimi kurgul olanı ve gerçekliği kendi içinde kavramaya yeteneksizdir.”29
Eğer Diyalektiği bu Yargı aşamasındaki olumsuzlama olarak görürsek, o zaman bu ayrılma, yarılma, düalizm noktası henüz işin sonu değildir.

“Bundan başka, önerme biçimi ya da daha belirli olarak yargı biçimi somut olanı — ki Gerçek her zaman somuttur — ve kurgul olanı anlatmak için uygunsuzdur; yargı kendi biçimi nedeniyle tek-yanlı ve o düzeye dek yanlıştır.”30

Diyalektik spekülative bu noktada geçer, çünkü yeterli değildir, ve ilkin yalnızca karşıtlığı bildirir, çünkü

“ikinci belirlenim, olumsuz ya da dolaylı belirlenim ... gerçekliğine göre bir bağıntı ya da ilişkidir; çünkü olumsuz terimdir, ama olumlunun olumsuzudur ve onu kendi içinde kapsar”31; “kendi başkasını kendi içinde kapsar ve böylelikle çelişki olarak kendi kendisinin ortaya koyulmuş diyalektiğidir.”32 bu “ikinci terim kendisi belirli olan terim, ayrım ya da ilişkidir.”33

Hegel spekülatif/kurgul olanı tasarımsal olarak “geleceği” göz önüne alma ile ilgilendirir (Ans., 1830, § 82, Zusatz). Kurgul kıpı gerçekten de ilk iki kıpının birliği olmasına karşın onlara önsel olandır, ve birinciler Zeminlerini onda bulurlar, gerçekleri olarak onda bir olurlar. Bu sözcüğün sıradan anlamında da spekülatif olanın anlattığı durumdur.

“Üçlünün ilk iki kıpısı soyut, gerçek-olmayan kıpılardır ki, tam bu nedenle eytişimseldirler ve bu olumsuzlukları yoluyla kendilerini özne [=bireysel, olumlu] yaparlar.”34

Diyalektik kıpıyı izleyen mantıksal adım ilişkinin, ya da daha tam olarak karşıtlığın kendisinin bir birlik olduğunu kavramaya dayanır. Buna hiç kuşkusuz ikinci terimin diyalektiği diyebiliriz, çünkü bu birliğin koyulması da bir ‘devim’dir, yeni bir mantıksal adım ya da içkin ilerlemedir, ve dışsal değil ama Kavramın kendi özsel devimidir. Ama sözcük ne olursa olsun Kavram yenidir, ve yöntemsel imlemini anlatmak için Diyalektiği bir kez daha kullanmak yerine, Hegel ‘kurgul’ anlatımını seçer.
Ayrım kıpısı iki terimi sergiler, karşıtlık dediğimiz ilişkidir. Üçüncü, kurgul terime geçiş her zaman önceki kıpıları anlamaktan daha güç görünür, çünkü birincinin ikinciyi kendinde kapsıyor olmasının göreli olarak kolay anlaşılır olmasına karşın, üçüncüye aynı diyalektik yoluyla geçiş olanaklı görünmez. Üçüncünün dışarıdan eklenmesi gibi bir yola başvurulmaksızın mantıksal ilerleme ancak ve ancak iki kıpının birlikte alındıklarında yeni bir kıpı oluşturduklarını görmeye dayanır.

 

TANITLAMA YA DA ÇIKARSAMA
‘Tanıtlama’ bilginin üretimi olarak yalnızca ve yalnızca Yöntemin bir başka adıdır. ‘Çıkarsama’ anlatımının kendisi Hegel’in yöntemi çözümlemesinde kavramlar arasındaki ilişkiden başka birşeyi anlatmaz ve bir kavramın kendinde olduğu şeyin ortaya koyulmasıdır. Bu gerçekte ‘mantık’ dediğimiz şeyin de kendisidir, çünkü bu bağ, bu logos, tam olarak zorunlu olan ve başka türlüsü düşünülemeyendir. Hiç kuşkusuz tanıtlama da sık sık kavramından soyutlanır ve salt bir tasarım olarak, boş bir sözcük olarak kullanılır. Burada felsefe tarihinde başka ‘tanıtlama’ yollarını bir yana bırakıp yalnızca onu Kant’ın kendi felsefesinin bağlamında nasıl anladığını anımsamak yararlı olabilir. Kant kavramların çıkarsaması ile onları kendilerinde ve kendileri için irdelemeyi ve bağıntılandırmayı anlamaz. Tersine, onları dışsal olarak eski kitaplardan, belli tablolardan alır. Giderek kendinde-Şey bile çıkarsanmaz. Kant’ın Aşkınsal Yöntem Öğretisinde Disiplin, Kanon, Arkitektonik ve Arı Usun Tarihi gibi dört bölüm kapsanır. Kanon “tüm içeriği soyutlar.” Kısaca okursak:

“Şimdi kurgul kullanımı içindeki arı usun tüm sentetik bilgisi, buraya dek verilen tüm tanıtlamalara göre, bütünüyle olanaksızdır. Öyleyse, arı usun kurgul kullanımının hiçbir kanonu yoktur (çünkü bu kullanım baştan sona eytişimseldir), ve tüm aşkınsal mantık bu bakımdan disiplinden başka birşey değildir” (AUE, [A 796] [B 824]).

Kant karşıtların kavramsal bağıntısını yalnızca dışsal bir “sentetik” ilişki olarak, ve bunu da “olanaksız” olarak, çünkü “eytişimsel” olarak görür. Kant tanıtlamayı ya da “Kavramların Aşkınsal Tümdengelimi” dediği şeyi yalnızca onların “deneyim ile bağıntıları” zemininde anlar ve bütün çabası düşünceyi aşkınlığa karşı, duyusal deneyimin ötesine geçme girişimlerine karşı sınırlama çabasına sınırlıdır. Herhangi bir gerçek çıkarsama yapmaz:

“Bir nesnenin ancak kavramlar aracılığıyla düşünülebildiğini tanıtlayabilirsek, bu onların yeterli bir çıkarsaması/tümdengelimi ve nesnel geçerliklerinin aklanması olacaktır” (AUE, A 97).35

Kant’ın tanıtlaması açıkça görgüldür.

 

TARİHSEL MATERYALİZM VE TARİHSEL MATERYALİST DİYALEKTİK
Hegel’in felsefesinin bakış noktasından Tarihsel Materyalizm geçerli bir felsefi temelden ve yöntemden yoksundur. Bu eksiklik Tarihsel Materyalizmin dünyaya bakışını olduğu gibi Hegel’in felsefesinin kendisine bakışını da etkiler ve her iki alanda da nesnel bir kavrayışı olanaksızlaştırır. Yine bu iletişimsizlik Tarihsel Materyalizmin bir bilinç biçimi olarak, bir ideoloji olarak varlığını sürdürmesinin olumsuz olanağı ya da koşuludur.

Tarihsel Materyalizm olarak bilinen öğretiler ve yazılar kümesi ile Hegel’in felsefesi arasındaki benzemezliği ve bağlantısızlığı görmek için Hegel’in dizgesinin felsefi bir okunuşu bütünüyle yeterlidir. Başka bir deyişle, bu iki bilinç biçimi arasında varolduğu ileri sürülen bağ ancak ve ancak Hegel’in felsefesinin gerçek değerinde anlaşılmaması koşulu üzerine dayanır. Bu aynı koşul üzerine, bu bakış açısı Hegel’i idealist değil ama realist yapmaya, giderek materyalist yapmaya bile hazırdır, çünkü idealizm gerçek kavramı içinde bu bakış açısının çevreninin dışına düşer. Bu aldanma değil, ama Anlaktır. Hegel’in idealist olmadığı, realist, giderek materyalist vb. olduğu yolunda çok yakınlarda görülen önesürümler Hegel’in yanlış okunması üzerine değil, ama sözcüğün gerçek anlamında okunmaması üzerine dayanırlar, çünkü Hegel en dikkafalı yorumcuyu bile yoruma gereksindirmeyecek bir doğrudanlıkla yalnızca kendi felsefesinin değil, ama felsefe adına yaraşır her kavramsal dizgenin idealizm olduğunu bildirir (örneğin, B-Mantık Bilimi, “Olumlu Sonsuzluk,” Not 2):

“Sonlu idealdir önermesi İdealizmi oluşturur. Felsefenin İdealizmi yalnızca sonluyu gerçekten varolan olarak tanımamaktan oluşur. Her felsefe özsel olarak İdealizmdir ya da en azından onu ilkesi olarak alır, ve soru o zaman yalnızca bu ilkenin edimsel olarak ne ölçüde yerine getirilmiş olduğudur. Felsefe bu düzeye dek din gibidir; çünkü din de benzer olarak sonluluğu gerçek bir varlık olarak, bir enson ya da saltık olarak, ya da koyulmamış, yaratılmamış, bengi birşey olarak tanımaz. İdealist ve realist felsefelerin karşıtlığı buna göre anlamsızdır. Genel olarak sonlu belirli-varlığa gerçek, enson, saltık varlık yükleyen bir felsefe felsefe adına yaraşmaz.”

Sonlunun idealliği onun gerçek Varlık değil ama yalnızca olumsuz Varlık taşıması, bir moment olması anlamına gelir. Sonlu şeyler — ister tinsel, isterse doğal/özdeksel olsunlar — yalnızca ve yalnızca oluş sürecinde olan ve fenomen dediğimiz şeylerdir. Gerçek varlıkları yoktur ya da varlıkları kendilerinde değildir, ve ortadan kakışları ile kendilerinde gizil olarak taşıdıkları yokluk momentini, olumsuzluk ya da başkalık momentini sergilerler. Realizm tam olarak bu sonluya gerçeklik değeri ya da varlık yükler, çünkü tek-yanlı ya da analitik olarak gördüğü sonluyu kapsadığı ‘yokluk’ kıpısından soyutlar ve onu bütünüyle olumlu varlık olarak, böylece ‘reel’ olarak görür. Duyusal algı üzerine dayandığı düzeye dek, bu analitik bakış açısı bir felsefe değil ama gündelik anlağın bakış açısıdır. Ve realizm sonluya ‘gerçek Varlık’ yüklemekle onu oluştan, değişimden bağışık kıldığını, onu doğruladığını ve tüm olumsuzlama kıpısını yadsıdığını kavrayamayan bir düşüncesizliktir. Realizm bu düzeye dek felsefede de ancak sanatta olduğu kadar geçerlidir.

Tarihsel Materyalist bakış açısı özdeksel ve tinsel olmayan Logosun Varlığını kabul etmekbir yana,tinselliğin kendisinin Varlığını bile kabul edemez çünkü etmemelidir. Çünkü eğer Materyalizm bir ‘felsefe’ olacaksa, Varlığı Özdek ile eşitlemek zorundadır: Bu felsefeye göre Gerçek olan, var olan Özdeksel olandır, Özdektir. Başka bir deyişle, Özdekten başka hiçbirşey yoktur. Özdekçilik bir monizmdir — tam olarak Çokluğu, Çoğulluğu dışlayan tek-yanlı analitik bir bakış açısı. Karşıtlığı dışlayan bu analitik anlak bakış açısı Karl Marx’ın “diyalektik yöntem” dediği şeyin ne kadar ‘diyalektik’ olabileceğini de açıklıyor olmalıdır. Özdekçiliğin bu analitik yalıtılmışlık içinde diyalektik olamayacağını, karşıtını — tinselliği — kapsamadığını ama özellikle dışladığını görmek için yalın bir mantık becerisi, o analitik düşüncenin kendisi bile yeterlidir.

Bu monizme göre, ‘Tarihsel Özdekçilik’teki ‘tarihsel’ eklentisi de yalnızca paradoksaldir, çünkü tarihsel olan gerçekte ya da Kavramına göre tinsel olandan, İstenç tarafından üretilen bütün bir törellik sürecinden başka birşey değildir. Oysa özdekçiliğin yadsımak zorunda olduğu öğe tam olarak bu tinselliktir. ‘Materyalizm’ anlatımının önündeki ‘tarihsel’ sıfatı hiç kuşkusuz kafa karıştırıcıdır çünkü bir oxymorondur. Ve gene de ‘tarihsel özdek’ üretmek imgelem için sorun değildir. Bu bakış açısından Tarihte de tinsel olanın değil ama özdeksel olanın birincil olması gerektiği için, her nasılsa Tarihin ‘özdeği’ ya da Tarihte ‘özdeksel’ olan şey ‘altyapı’ gibi yine kendisi bir kavramdan, daha doğrusu bir tasarımdan ötesi olmayan bir kendilik olarak konutlanır. Buna göre, özdeksel altyapı belirlenimi herhangi bir çıkarsama sonucu olmadığı gibi düşünsel bir sorgulamadan da bağışıktır. Ama bu tutum Özgürlüğün yadsınması ile saltık olarak tutarlıdır, çünkü ‘özdeksel altyapı’ temelinde — örneğin Spinoza’nın Töz dizgesinde olduğu gibi — insan yalnızca belirlenir, ve Özgür İstenç gibi bir metafizik, bir tinsellik söz konusu bile olamaz. ‘Toplum yasaları’ denilen şey de tinin özgürlüğünün özdeksel doğanın zorunluğuna bozulmasını imlediği ölçüde bu öğreti için yadırganacak bir belirlenim değildir.

Tarihsel Materyalizmin monistik görüşü ile karşıtlık içinde, Gerçeğin Bütün olduğu görüşü Özdek gibi tekil bir kıpıyı üzerine bütün bir dizgenin dayanacağı bir tür Saltık olarak kabul edemez, tıpkı Töz, Monad, ya da Su, Hava vb. durumlarında da olduğu gibi.

 

MARX’TA “DİYALEKTİK YÖNTEM”
Marxizmin kendisi bir metafiziktir, fizik değil.
Karl Marx 1873’te Das Kapital’in ikinci Almanca yayımına Arkasözde şunları yazar (anımsamalıyız ki Marx için ‘reel’ anlatımı ‘belirli-Varlık’ ya da ‘Dasein’ kavramını değil, ama ‘fiziksel-özdeksel’ olanı, ‘duyusal-sonlu’ olanı belirtir):

“Benim diyalektik yöntemim Hegel’in yönteminden yalnızca ayrı olmakla kalmaz, onun doğrudan karşıtıdır. Hegel için, insan beyninin yaşam-süreci, e.d. düşünme süreci — ki Hegel ‘İdea’ adı altında onu giderek bağımsız bir özneye dönüştürür — reel dünyanın demiurgesidir, ve reel dünya yalnızca ‘İdea’nın dışsal, fenomenal biçimidir. Benim için, tersine, ideal dünya insan anlığı tarafından düşünülen ve düşünce biçimlerine çevrilen özdeksel dünyadan başka birşey değildir.”36

Hegel’in felsefesindeki evrensel-nesnel Us (Logos)ve insan Usu (öznel Us) ayrımını siler ve Hegel’e göre özdeksel Evrenin biçiminin insan düşüncesi tarafından belirlendiği yorumunu getirir. Bu Hegel’e göre reel dünyayı insan düşüncesinin yarattığını ileri sürmek demek değildir. Marx’ın özellikle önemsediği nokta reel dünyanın insan düşüncesi tarafından belirlenmesi ya da biçimlendirilmesidir, ki tam olarak yukarıda sözü edildiği gibi Hegel’in kendisinin doğal “bilincin bilinçsiz idealizmi” dediği ve ‘fenomenal’ olarak gördüğü şeydir (Ans. 1830, § 420). Hegel kendinde Evrenin belirlenimi ya da biçimi için “nesnel-düşünceler” anlatımını kullanır.

Hegel için İdea biçimin ve özdeğin, kavramın ve olgusallığın birliğidir, salt insan düşüncesinin ‘öznelliğinden’ türetilen bir uydurma değil. Hiç kuşkusuz onu “Özne” olarak görür, ama aynı zamanda “Töz” olan bir “Özne” olarak (TGb, § 17), ki nesnel varoluşa iyedir. Hegel’in düşüncesi kurguldur, biçim ve içeriği ayırmaz, ve anlak kıpısı altına düşürülen ‘diyalektik kıpı’nın analitik yorumuna kapalı birşeyi belirtir. Yinelersek, gerçekte Hegel’de “insan düşüncesi” değil, ama “Logos” ya da “Saltık İdea” reel dünyanın belirlenimi, demiurgesidir. Biçimlendirici etmen (Marx’ın “demiurge” dediği şey) Kavramın olumsuzluğundan başka birşey değildir ki, Hegel için onu anlağın analitik dinginliğinden çıkarıp devime geçiren diyalektiktir.

Hegel Tinin Görüngübilimi’nin vargısı olarak reel ve ideal arasındaki birliği, olgusal olanın kavramsız olamayacağını çıkarsamış ve Kavramın deviminin Şeylerin devimi olduğunu tanıtladığını ileri sürmüş olsa da, Marx bu kurgul birliği gözardı eder ve tam olarak ‘diyalektik yöntem’ denilen şeyin gerektirdiği gibi tek-yanlı ayrım kıpısından uslamlama yapar, ideal olanı ve reel olanı birbirinden yalnızca ayırır, ama birleştirmez.

Marx’ın ‘diyalektiğinin’ sonucu daha da ilginçtir, çünkü bu diyalektiğe göre insan bilinci “düşünce biçimlerine çevrilen özdeksel dünyadan başka birşey değildir.” Bu hiç kuşkusuz John Locke’dan kalma görgücü tabula rasa formülasyonundan bir başka anlatımıdır, ve a priori olanı, Kavramın nesnelliğini kavrayamaz. Bu bakış açısının solipsizme götürdüğü, böylece özneye kendi dışına çıkma gibi bir olanağı yadsıdığı, gerçekte tam olarak Hegel’in öznel-idealizm dediği şeyi temsil ettiği — böyle çıkarsamalar Marxizmin felsefi gücünün çok çok ötesine geçen güçlüklerdir.

Marx’ın tutumu bir “Ya—Ya da” tutumudur: Ya Birşey Başkasını belirler, ya da Başkası Birşeyi; ya alt-yapı üst-yapıyı, ya da üst-yapı alt-yapıyı; çünkü özdekçi monizm bunu gerektirir. Eğer bu analitik tutum iki yanın birbirlerini karşılıklı olarak belirlemeleri gibi bir etkileşim ileri sürülerek aşılacak olursa, o zaman bu kötü diyalektik yine Hegel’in ‘kötü-sonsuz’ ya da ‘yalancı-sonsuz’ dediği şey olarak ortaya çıkar ki, analitik mantığın umutsuz vargısıdır.

Yöntemin Kavram ile ilişkisi, gerçeğin bir tanıtlama ve dizge sorunu olup olmaması gibi sorunlar Marx’ın bakış açısını ilgilendirmez, çünkü 1844’te de belirttiği gibi kavramlar ona göre yalnızca “düşünce-şeylerdir ve öyleyse yalnızca arı, e.d. soyut, felsefi düşünmenin bir yabancılaşmasıdırlar.”37 Karl Marx sürekli olarak düşünceyi ve düşünce-belirlenimlerini bir yana itme ve realite karşısında edilgin, ikincil kılma eğilimindedir. Belirlenimsiz, biçimsiz, ‘düşünce-belirlenimsiz’ bir realitenin salt bir soyutlama, salt bir Gedankending olduğunu görmek için salt özdeksel bir beyin hiç kuşkusuz yeterli değildir.

 

Marx “Diyalektik Yöntem” İle Ne Anlar?
Marx şöyle der:

“Hegel’de çifte bir yanılgı vardır.
“Birincisi en açık olarak Görüngübilim’de, Hegel felsefesinin doğum yerinde ortaya çıkar. Örneğin, gönenç, devlet-erki vb. Hegel tarafından insandan yabancılaşmış kendilikler olarak anlaşıldıklarında, bu ancak onların düşünceler olarak [görülen] biçimlerinde olur. Bunlar düşünce-şeylerdir ve öyleyse yalnızca arı, e.d. soyut, felsefi düşünmenin bir yabancılaşmasıdırlar” (1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları; ‘Genel Olarak Hegel Felsefesinin Eleştirisi’).38

Karl Marx haklıdır çünkü ‘gönenç,’ ‘devlet erki’ vb. hiç kuşkusuz düşünce biçimleridirler, çünkü düşünülürler, ve felsefe, aslında genel olarak bilginin kendisi insanın bilincinde, düşüncesinde varolan birşeydir, düşünce ile yapılır. Gerçekten de doğal bilinç ancak bu kavramları salt dışsal nesneler sandığı zaman değil ama kavramlar olarak düşündüğü zaman felsefenin toprağına girer. Düşünülenin öznede olduğunu, salt düşünüldüğü için düşünce olduğunu kavramak felsefenin ilk dersi olmalıdır — tam olarak Tinin Görüngübilimi’nin vargısında gösterdiği gibi. Bilinç ‘öznel’ ya da ‘öznellik’ dediğimiz şeydir. Ama birşey — en azından Klasik Felsefenin bakış açısından — salt bilinçte olduğu için, salt düşünüldüğü için bilincin dışındaki nesnel varoluşunu yitirmek zorunda değildir. Sorun bilincin bu gerçekliğe, bu kendindeye, gerçek nesneye eşit olabilmesidir — tıpkı yine Tinin Görüngübilimi’nin vargısında insan düşüncesi için olanaklı bir yetkinlik olarak gösterildiği gibi.

Karl Marx’ın bu pasajda “yabancılaşmış kendilikler” dediği şey insan düşüncelerinin, kavramlarının kendileridir ve Hegel tarafından “insandan yabancılaşmış kendilikler olarak” değil, ama tam tersine insanın en iç özünü oluşturan şeyler olarak görülürler.

Yabancı olan bilinmeyendir, ve insanın kendine, dünyasına vb. yabancılaşması ise, bir ‘süreç’ olarak, düşüncenin, kavramın, ve böylece bilginin kendisinin bozulması diyebileceğimiz şeyden ötesini anlatmaz. Tinin Görüngübilimi’nin çözümlediği sürecin kendinde bir gelişme olması olgusu ile karşıtlık içinde, bu bozulma gerçekten bir olgu olarak analitik düşüncede yaşanan ve bilinemezcilik ya da kuşkuculuk olarak tanıdığımız şeydir; oysa saf doğal bilinç bile sıradan doğal eğitiminde kendini, dünyasını, kültürünü vb. bilme sürecindedir, Tinin sonlu Görüngüleri olarak bilginin oluş sürecini üreten bilinçsiz tözselliktir. ‘Yabancılaşma’ anlatımı yabancılaşmayı sanki ilerleyen bir süreçmiş gibi, bir tür ‘oluş’ gibi ortaya sürer. Gerçekte, 20’nci yüzyıl varoluşçuluğunda daha tam anlatımını bulan bu entellektüalizm, bütünüyle tutarlı olarak, felsefesizleşen bilincin usun kendisine ve genel olarak bilgiye yabancılaşması ile koşutluk içinde şekillenir. Nihilizm ve pozitivizm, salt kavramları gereği, insanın gerçeğine ve varoluşuna yabancılaşmış bakış açılarını temsil etmek zorundadırlar. Yerini Hegel’in de gösterdiği gibi ancak Görgücülük kampında bulan Materyalizmin yanılsamasının ve yabancılaşmasının düzeyi ise temsil ettiği ‘yabancılaşma’ ya da ‘bilgisizleşme’ ile orantılı olarak, uğruna yitirilen Tarih ile, Özgürlük ile, ve İnsan Yaşamları ile ölçülebilir. Hegel’in felsefesinin ‘Yabancılaşma’ denilen şeyle ilgisini anlamak için Tinin Görüngübilimi’nde sergilenen sürecin nasıl bir ‘oluş’ süreci olduğunu dikkate almak yeterli olmalıdır.

Karl Marx Hegel’in felsefesinde ‘gönenç,’ ‘devlet-erki’ vb. gibi kavramların, genel olarak Kavramın — örneğin Kant’ın öznelciliği durumunda görülenin tersine — nesnel göndermeleri olduğunu, Varlık ile birliğini anlamamıştır. Onları kavram olmayan ve gene de var olan şeyler olarak, kendileri kavramlar olmaksızın da düşünülebilen şeyler olarak düşünür. Yine, insan bilincinde değil ama kendilerinde oldukları gibi alındıklarında, bu “yabancılaşmış kendilikler”in — Hegel’in kendisi tarafından da gereğinden öte vurgulandığı gibi — en iç özlerinde nesnel düşünce-belirlenimleri olduklarını ve bu özün onları insan için yabancı olmanın tam tersi yapan şey olduğunu düşünemez. Bu evrensel özlerinden soyutlandıklarında bu nesnelerin neler olduklarını söyleyemeyiz. Karl Marx’ın bu yalın kavramlar karşısında böyle verimsiz bir kafa karışıklığına götüren şey onları ‘özdeksel’ şeyler olarak düşünmede ve yalnızca Özdeğin var olduğunu düşünmede diretmiş olmasıdır. Oysa tinsel şeyler de vardır, tıpkı doğal şeyler gibi; ama her iki sonluluk alanına da Yokluk eşlik eder, ve tüm doğal ve tinsel şeyler Oluş sürecindedirler. Bu onların düşlemsel uydurmalar oldukları anlamına gelmez.

Karl Marx, kısaca, her doğal bilinç durumunda kaçınılmaz olarak gözlediğimiz gibi, Özdek ve Varlık kavramlarını ayırdedemez.

Son olarak, Karl Marx’ın Hegel’i nasıl okuduğunu anlayabilmek için bir gençlik yorumuna bakmakta yarar vardır. “Geçici olarak şu kadarını önceden söyleyelim: Hegel’in duruş noktası modern ekonomi politiğin duruş noktasıdır. Emeği insanın özü olarak kavrar” (1844 Elyazmaları). İnsanın özü Us, İdea, Tin, Kavram, Düşünce değil, ama Emektir! Bu hiç kuşkusuz ‘yorum’ olmanın bile çok çok gerisine düşer. Aslında yeni bir felsefenin başlangıcıdır, ama bir felsefe ki açıkça düşüncesizdir. Batı bu özdekçi ‘felsefe’ ile yalnızca insan düşünce etkinliğinin önemli bir bölümünü değil, ama Tarihin kendisinin de uzunca bir bölümünü ziyan etmiştir.

 

NOTLAR

1Hegel Mantık Bilimi’ne Önsözde (1812) “yıllarca süren bir çalışmanın bu girişime daha büyük bir eksiksizlik vermeyi başaramamış olması” gibi bir olgudan söz eder (:: “eine vieljährige Arbeit diesem Versuche nicht eine größere Vollkommenheit geben konnte”).           

2(Ans., 1830, § 415): “Kant felsefesi en belirli olarak öyle görülebilir ki, Tini Bilinç olarak alır ve bütün olarak yalnızca Tinin Felsefesinin değil, ama onun Görüngübiliminin belirlenimlerini kapsar” :: “Die Kantische Philosophie kann am bestimmtesten so betrachten werden, dass sie den Geist als Bewusstsein aufgefasst hat und ganz nur Bestimmungen der Phänonemologie, nicht der Philosophie desselben enthält.”

3Bilginin duyusal deneyime dayalı olması gerektiği anlayışı daha sonra kendini pozitivizm olarak göstermek üzere evrimlenen aynı kuşkuculuktur. Kant’ta olduğu gibi pozitivizmde de görülen sözde metafizik karşıtı tutum deneyimin kendisinin kavramsız-kuramsız olması gerektiği önyargısına bağlıdır. Oysa deneyimi deneyim yapan şeyin a priori evrensellik ve zorunluk kavramları olduğu olgusunu yine Kant’ın kendisi vurgulu olarak belirtir. Ve pozitivizmin kendisi bir deneyim değil, ama bir kuram, böylece bir metafiziktir.

4Mantık Bilimi (Büyük), Önsöz “Auf diesem sich selbst konstruierenden Wege allein, behaupte ich, ist die Philosophie fähig, objektive, demonstrierte Wissenschaft zu sein. — In dieser Weise habe ich das Bewußtsein in der Phänomenologie des Geistes darzustellen versucht.”

5Bu nokta üzerine Hegel’in en son açıklaması için bkz. Ans., § 25. Tinin Görüngübilimi’nde Mantık Bilimi’ne doğru götüren süreç “somut bölümlere,” yani Doğa ve Tin Felsefelerine ait içeriği de kullanmak zorunda kalır, “bilincin örneğin Ahlak, Törellik, Sanat, Din gibi somut şekillerinin” çözümlenmesini de gerektirir.

6(Ans., § 131, Zusatz: “... die Erscheinung ein Höheres ist als das bloße Sein. Die Erscheinung ist überhaupt die Wahrheit des Seins und eine reichere Bestimmung als dieses, insofern dieselbe die Momente der Reflexion-in-sich und der Reflexion-in-Anderes in sich vereinige enthält, wohingegen das Sein oder die Unmittelbarkeit noch das einseitig Beziehungslose und (scheinbar) nur auf sich Beruhende ist.”

7The Basic Problems of Phenomenology (1954) Published by Indiana University Press, 1975. Introduction.

8“Der Ausdruck »Phänomenologie« bedeutet primär einen Methodenbegriff.”

9“‘Fenomenoloji’ terimi bir düzgüyü anlatır ki, şöyle de formüle edilebilir: “Şeylerin kendilerine!” :: “Der Titel »Phänomenologie« drückt eine Maxime aus, die also formuliert werden kann: »zu den Sachen selbst!«” (Varlık ve Zaman, § 7, s. 27).

10(Ans., § 420): “Kant felsefesinin Tini anlamada üzerinde durduğu en yakın basamak Algılamadır ki, genel olarak sıradan bilincimizin ve az ya da çok Bilimlerin duruş noktasıdır” :: “Die nähere Stufe des Bewusstsein, auf welcher die Kantische Philosophie den Geist auffasst, ist das Wahrnehmen, welches überhaupt der Standpunkt unseres gewöhnlichen Bewusstseins und mehr oder weniger der Wissenschaften ist.”

11Mantık Bilimi (B), ‘Olumlu Sonsuzluk’ altında.

12§ 58: “Bu alışkanlık özdeksel düşünme yolu olarak adlandırılmalıdır — olumsal bir bilinç ki, salt gerece batmıştır ve bu yüzden aynı zamanda özdekten ‘kendi’sini arı olarak çekip çıkarmak ve kendi kendinde olmak ona güç gelir” :: “ Jene Gewohnheit ist ein materielles Denken zu nennen, ein zufälliges Bewußtsein, das in den Stoff nur versenkt ist, welchem es daher sauer ankommt, aus der Materie zugleich sein Selbst rein herauszuheben und bei sich zu sein.”

13Yine (Ans., § 420): “Kant felsefesinin Tini anlamada üzerinde durduğu en yakın basamak Algılamadır ki, genel olarak sıradan bilincimizin ve az ya da çok Bilimlerin duruş noktasıdır” :: “Die nähere Stufe des Bewusstsein, auf welcher die Kantische Philosophie den Geist auffasst, ist das Wahrnehmen, welches überhaupt der Standpunkt unseres gewöhnlichen Bewusstseins und mehr oder weniger der Wissenschaften ist.”

14“[T]he categories of self-consciousness are just as objective, categories of the essence of things as its own thoughts” (Ans., 1817, § 302).

15“... das Sein als reiner Begriff an sich selbst und der reine Begriff als das wahrhafte Sein gewußt wird.” (MB-B, “Einleitung, Allgemeiner Einteilung der Logik”)

16“[N]ach diesem Resultat der Mensch bloß auf Spreu und Treber würde angewiesen sein” :: “a result, of which it may be said, that it bade man go and feed on mere husks and chaff.” (Ans. 1830, § 28, Zusatz).

17“Die Vernunft ist die Gewißheit, alle Realität zu sein”; “Kategorie ... oder einfache Einheit des Selbstbewußtseins und des Seins”; “sie [Vernunft] ist dies, daß Selbstbewußtsein und Sein dasselbe Wesen ist” (TGb, § 235).

18“Der Verstand bestimmt und hält die Bestimmungen fest; die Vernunft ist negativ und dialektisch, weil sie die Bestimmungen des Verstands in nichts auflöst; sie ist positiv, weil sie das Allgemeine erzeugt und das Besondere darin begreift. ... Auf diesem sich selbst konstruierenden Wege allein, behaupte ich, ist die Philosophie fähig, objektive, demonstrierte Wissenschaft zu sein.”

19“... daß das Spekulative seiner wahren Bedeutung nach ... ist ... dasjenige, welches jene Gegensätze, bei denen der Verstand stehenbleibt ... als aufgehoben in sich enthält und eben damit sich als konkret und als Totalität erweist.” (Ans., § 82, Ek.)

20Mantık Bilimi, “Saltık İdea” altında: “Die Methode ist daraus als der sich selbst [wissende, sich als das Absolute,] sowohl Subjektive als Objektive, zum Gegenstande habende Begriff, somit als das reine Entsprechen des Begriffs und seiner Realität, als eine Existenz, die er selbst ist, hervorgegangen.”

21Aynı yerde: ”Die Methode ist deswegen als die ohne Einschränkung allgemeine, innerliche und äußerliche Weise und als die schlechthin unendliche Kraft anzuerkennen, welcher kein Objekt, insofern es sich als ein äußerliches, der Vernunft fernes und von ihr unabhängiges präsentiert, Widerstand leisten, gegen sie von einer besonderen Natur sein und von ihr nicht durchdrungen werden könnte.”

22“Sie ist darum die höchste Kraft oder vielmehr die einzige und absolute Kraft der Vernunft nicht nur, sondern auch ihr höchster und einziger Trieb, durch sich selbst in allem sich selbst zu finden und zu erkennen.”

23“[D]as Instrument und Mittel der erkennenden Tätigkeit.”

24“Im wahrhaften Erkennen ... ist die Methode ... das An-und-für-sich-Bestimmtsein des Begriffs, der die Mitte nur darum ist, weil er ebensosehr die Bedeutung des Objektiven hat, das im Schlußsatze daher nicht nur eine äußere Bestimmtheit durch die Methode erlangt, sondern in seiner Identität mit dem subjektiven Begriffe gesetzt ist.”

25Mantık Bilimi (B), “Nesnel Mantık, Giriş”: “... yeri nesnel mantık tarafından alınan varlıkbilim, — [ya da] Metafiziğin genel olarak ‘Ens’in doğasını araştırması gereken bölümü” :: “... die Ontologie, an deren Stelle die objektive Logik tritt, — der Teil jener Metaphysik, der die Natur des Ens überhaupt erforschen sollte.”

26“Herşey Gerçeği yalnızca Töz olarak değil, ama o denli de Özne olarak kavramaya ve anlatmaya dayanır” (TGb, § 17).

27Mantık Bilimi (B), “Saltık İdea” altında: “Dieses sosehr synthetische als analytische Moment des Urteils, wodurch das anfängliche Allgemeine aus ihm selbst als das Andere seiner sich bestimmt, ist das dialektische zu nennen.”.

28“Anstoß zur Wiederherstellung der Logik und Dialektik.”

29Mantık Bilimi (B): “Weil nun auch das Erste im Zweiten enthalten und dieses die Wahrheit von jenem ist, so kann diese Einheit als ein Satz ausgedrückt werden, worin das Unmittelbare als Subjekt, das Vermittelte aber als dessen Prädikat gestellt ist, z. B. das Endliche ist unendlich, Eins ist Vieles, das Einzelne ist das Allgemeine. Die inadäquate Form solcher Sätze und Urteile aber fällt von selbst in die Augen. Bei dem Urteile ist gezeigt worden, daß seine Form überhaupt und am meisten die unmittelbare des positiven Urteils unfähig ist, das Spekulative und die Wahrheit in sich zu fassen.”

30Ans., § 31: “Ohnehin ist die Form des Satzes oder bestimmter des Urteils ungeschickt, das Konkrete und das Wahre ist konkret—und Spekulative auszudrücken; das Urteil ist durch seine Form einseitig und insofern falsch.”

31“Die zweite Bestimmung, die negative oder vermittelte, (ist ferner zugleich die vermittelnde. Zunächst kann sie als einfache Bestimmung genommen werden, aber) ihrer Wahrheit nach ist sie eine Beziehung oder Verhältnis; denn sie ist das Negative, aber des Positiven, und schließt dasselbe in sich.”

32“... darum schließt sie ihr eigenes Anderes in sich und ist somit als der Widerspruch die gesetzte Dialektik ihrer selbst.”

33“... das Zweite hingegen ist selbst das Bestimmte, der Unterschied oder Verhältnis.”

34Mantık Bilimi (B), “Saltık İdea” altında: “Die beiden ersten Momente der Triplizität sind die abstrakten, unwahren Momente, die eben darum dialektisch sind und durch diese ihre Negativität sich zum Subjekte machen.”

35“... und es ist schon eine hinreichende Deduktion derselben, und Rechtfertigung ihrer objektiven Gültigkeit, [A 97] wenn wir beweisen können: daß vermittels ihrer allein ein Gegenstand gedacht werden kann.”

36“My dialectic method is not only different from the Hegelian, but is its direct opposite. To Hegel, the life-process of the human brain, i.e., the process of thinking, which, under the name of “the Idea,” he even transforms into an independent subject, is the demiurgos of the real world, and the real world is only the external, phenomenal form of “the Idea.” With me, on the contrary, the ideal is nothing else than the material world reflected by the human mind, and translated into forms of thought” (Kapital, Cilt Bir; 1873; İkinci Almanca yayıma Arkasöz).

37“They are thought-entities, and therefore merely an estrangement of pure, i.e., abstract, philosophical thinking” (1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları).

38 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları; ‘Genel Olarak Hegel Felsefesinin Eleştirisi’: “... thought-entities, and therefore merely an estrangement of pure, i.e., abstract, philosophical thinking.”


Aziz Yardımlı / İdea Yayınevi / 2014